Beden artık Ağrı’da değildi

Gecenin karanlığında birer birer çadırlarından süzülen ekip toplanma merkezi olarak belirlenen yemek çadırının yanında bir araya gelmeye başladı. Son gelen kişi, Franco’nun kendini iyi hissetmediğini ve zirveye gitmeyeceğinin bilgisini rehberlere iletti.

Franco 69 yaşındaydı. Yeni coğrafyalar görmek, onların yüksekliklerine tırmanmak uzun zamandır iyiden iyiye keyif aldığı bir uğraştı. Bu nedenle arkadaşlarının Ararat’a gideceğini duyduğunda hiç tereddütsüz gitme kararı almış ve peşlerine takılmıştı… Ekip dokuz kişiydi. Çoğu ile tanışıyordu zaten. Ve Ararat’ın zirvesine dokunmak isteği bir süredir aralarında konuştukları, üzerine sohbet ettikleri, çok sayıda hikâyeler duydukları bir dağdı…

Doğubayazıt’ta geceleyip dağın eteklerinde bulunan Eli köyüne doğru araçla hareket etmişlerdi. Köyde kendilerini bekleyen katırcılar ile buluşmuş, ağır yüklerini onlara bırakmış ve 3200 kampına doğru yükselen patikaya eylül sıcağında dizilmişlerdi. Bir süre sonra yanlarından eşyalarını taşıyan katırlar sürücüleri ile geçmiş, toz içindeki patikada yitip gitmişlerdi… Buluşma yerleri kamp yeriydi…

Caterine, patikada ağır ağır yükselirken içine Ağrı’yı çekti. Patikanın yanı sıra uzanmış yeşillikler, yeşilliklerde boy vermiş çiçekler burada olmasının ne kadar doğru bir karar olduğuna bir daha “iyi ki” dedirtti ona. 55 yaşındaydı. Gezmeyi ve dağları seviyordu. Ve nicedir Nuh’un gemisinin olduğu bu dağı ve zirvesinden görünecekleri merak ediyordu… Sağ yanında uzaklarda görünen Küçük Ararat, Ararat’a inat onda daha bir merak uyandırdı bir ara nedense…

Yeşillikler içindeki kamp yerine ulaştıklarında hepsi yorgundu. Katırcılar gelmiş, yüklerini indirmiş ve hayvanları otlamaya çoktan salmışlardı bile… Ve hava uzun geceye rağmen bulutlardan siyahlanmış, gece yağdı yağacak gibiydi..

Ekip zaman kaybetmeden çantalarını açıp çadırlarını kurduktan sonra bir şeyler atıştırıp erkenden dinlenmeye çekildi. Uzakta köylerin ışıkları vardı. Gök arada bir gürlüyordu ve başka çadırlardan gelen konuşma sesleri vardı… Uyudular…

Sabah erken uyandı Franco… Önünde yükselip, ardında alçalan yeşillik boyunca gezindi biraz… Kamp yerinin sol yanına doğru uzanan kayaların üzerinden aşıp bir süre yürüdü. Ararat tüm heybeti ile çırılçıplak karşında duruyordu ve başında bulutu henüz yoktu… Uzakta köpek sesleri vardı ve birileri kendi arasında bağırıp duruyordu… Anlamadı dillerini ve söylediklerini. Biraz zaman geçirdi bir kayanın üzerinde dağı seyrederek, sonra geri döndü çadırına doğru…

Herkes uyanmıştı. Biraz baş ağrısı vardı ve canı pek bir şey yemek istemiyordu. Ama yöresel ekmekle birlikte biraz kahve yudumladı. Çadırını ve çantasını topladı, gitmeye hazır hale getirdi kendini… Baş ağrısı için bir ilaç içti sonra… Ararat’ın başı hala dumansızdı bu arada…

Caterine gece iyi uyumuştu. Bir ara çadırın önüne çıkmış uzun uzun kayan yıldızları seyretmişti. Bekli de dünyanın üzerinden kayan bütün yıldızlar burada toplanmış diye düşünmüştü. Ne çok kayan yıldız vardı? Bazen bir nar gibi tane tane dağılıyorlardı dört bir yana… Gözü yine Küçük Ararat’a kaydı bir ara… Gece bile vücudunda kaya görünmeyen bu dağ sanki sade bir toprak yığınıydı.

Katırcılar yüklerini hayvanlara paylaştırmış gitmeye hazırdı. 4 bin kampında buluşacaklardı bu kez. Caterine uzandı yerden bir papatya kopartıp kulağına iliştirdi, çantasını sırtlamadan önce birkaç yudum su içti ve diğerlerinin ardı sıra patikaya yol verdi… Hemen önünde yürüyen Franco’nun sol yanından geçti, yeşilliğin bittiği, toz toprak patikada yürümeye başladı…

Ekip öğlen sonrası 4 bin kampına ulaştı. Acıkmışlardı. Bir taraftan kayalıklar arasında kendilerine çadır yeri ararken, bir taraftan da yanlarında ki bisküvilerden atıştırdılar. Bu mevsimde, Ararat tırmanışları artık seyrekleşmişti. Ama kayalık, taşlık bu zeminde iyi bir uyku çekebilmek için iyi bir yer lazımdı. Biraz olsun düz bir alan bulmak neredeyse imkânsızdı…

Buldukları en uygun yere çadırlarını kurdular… Sonra rehberlerinin kurmuş olduğu çadırda toplanıp keyifle yemek yediler. Gün henüz erkendi ve biraz dinlendikten sonra zirveye doğru biraz yükselip inmeleri gerekiyordu…

Franco kahvesini bitiremeden rehberin gidiyoruz sesi geldi. Yüzünü belli belirsiz ekşitti ama yapacak bir şey de yoktu. Kahvesini bıraktı, çantasını sırtlandı ve yükseklere doğru giden zirve patikasına zirveyi göremeden yürüdü… Patika kayaların arasından bir yılan gibi kıvrılarak yükseliyordu. Sol taraf tamamen kayalıktı ve 50-60 metre sonrası görünmüyordu. Sağ taraf ise derin bir yar ile ayrılıyor, ancak karşı sırtlar ve sonrasında Küçük Ararat görünüyordu…

Bir süre patikadan devam ettiler. Dokuz kişilik ekip ve iki rehber ile on bir kişiydiler. Dağ görünmüyordu ve her yerde dolanan rüzgâr bir süre sonra onlarına sarıp sarmalamıştı. Şapka bulut zirvenin görünmeyen bir yerlerinde çöreklenmişti ve arada bir kar düşüyordu gökyüzünden üzerlerine, dağ artık kendisini hissettiriyordu…

Aşağıda ki kamp yerleri dağın üzerinden akan sis ile kapanmıştı. Bir süre öncesine kadar gördükleri çadırlar yoktu artık. Ararat’ın o meşhur beyaz perdesi iyiden iyiye inmişti artık. Rehberler dönüyoruz dedi… Döndüler…

Kampa indiklerinde ilk yıldız henüz ortaya çıkmamış, gün ışığı henüz kaybolmamıştı. Sıcak kahvelerini içip, hızını artıran rüzgara aldırmadan akşamın tadını çıkartmaya başladılar. Yarın büyük gündü. Ve Ararat’ın zirvesi onları konuk edecekti…  Son hazırlıklarını yaptılar, yanlarında götürecekleri kumanyalarını alıp çadırlarına yöneldiler… Gece 02:00’de kalkıp 02:30’da yola çıkacaklardı.

Franco çadırına doğru giderken başının ağrısı iyice artmıştı. Bir ilaç daha almalıyım diye düşündü. Ve sabah zirvesine ulaşacağı dağın görünmeyen yükseltilerine doğru uzun bir bakış attı. Yıldızlar görünmüyordu ve gece daha bir kararmıştı…

Gecenin karanlığında birer birer çadırlarından süzülen ekip toplanma merkezi olarak belirlenen yemek çadırının yanında bir araya gelmeye başladı. Son gelen kişi, Franco’nun kendini iyi hissetmediğini ve zirveye gitmeyeceğinin bilgisini rehberlere iletti. Birkaç günden beri devam eden baş ağrısı artmıştı ve acısı dayanılmaz gibiydi…

Franco dışında ki sekiz kişilik ekip, iki rehber eşliğinde bir önceki gün yükseldikleri patikaya girip zirve yoluna hedeflendiler… Hava kapalıydı ve gökyüzünde yıldızlar nar taneleri gibi kaymıyordu.

Bir süre hafif rüzgar ama oldukça soğuk bir havada yükselen ekipte moraller yerindeydi. Kimse konuşmuyor, kısa nefes molaları vererek yükseliyorlardı. Caterine bir ara durdu. Hızlı hareket etmişti ve yorulmuştu. Bir kayanın üzerine oturdu, derin derin nefes aldı. Üşümüştü. Birkaç yudum sıcak sıvı içti ve devam eden ekibin ardına takıldı… Arkalarda bir yerde yanıp sönen birkaç tırmanışçı ışığı gördü, yalnız değiliz diye düşündü.

Çadırda kalan Franco bir türlü yeniden uyuyamadı. Başı çok ağrısa da sanki biraz daha iyi gibiydi. Uzanıp bir ilaç daha attı ağzına. Gitmeliydim diye düşündü. Arkadaşlarının zirveye doğru ilerledikleri geldi aklına, kaldığına pişman oldu. Bir süre öylece kala kaldı. Sonra kalktı ve giyindi. Çantasını sırtladı, çadırı terk edip anımsadığı patikadan hızla yükselmeye başladı. Bir de şu başı ağrımayaydı keşke…

Caterine arkasına baktığında geriden gelen ışıkların iyice yaklaşmış olduğunu gördü. Sanki mesafeyi koruyor gibiydiler. Ne geriye kalıyorlar nede onları geçiyorlardı. İyice soğuyan havada artık kar taneleri uçuşmaya başlamıştı. Çok yoğun olmasa da bu mevsimde lapa lapa bir kar yağışı başlamıştı. Görüş açısı fena değildi. Yıldız görünmese de küçük Ararat’ın konik silueti net seçiliyordu…

Bir süre sonra çok sert olmayan kar zeminle karşılaştılar. Yürümelerini engelleyen bir kar yoktu. Ama rehberler batonlarını çantaya koyup yürüyüş kazmalarını ellerine almalarını söyledi ve kısa bir mola verdi… Catrine üşüyordu. İnanılmaz bir titreme kaplamıştı bedenini. Bir iki yudum sıcak sıvı aldı, çantasını sırtlayıp ilerleyen ekibin ardına düştü…

69 yaşındaki Franco çadırını terk edip patika boyunca yükselmeye başladığında ekibe yetişmesinin artık çok zor olduğunu biliyordu. Ama belki yakalarım düşüncesi ile ilerledi. Bir ara uzakta ışık dizisi görür gibi oldu, “nihayet yaklaştım” diye düşündü… Durdu ve biraz dinlendi. “Şu baş ağrısı, tam vakti sanki”. Kalktı ve devam etti. Kar yağmaya başlamıştı.

Zemin iyice sertleşmeye başladığında rehberler kramponların takılması bilgisini geçtiğinde Caterine ekibin en arkasındaydı. Birkaç adım daha atıp ekibin ortalarında bir yere geldi. Çantasından kramponları çıkarttıktan sonra çantanın üzerine oturup botlarındaki karı silkeledi. Titriyordu ve elleri metali hissetmez gibi botuna giyinmeye çalıştı. Rehberlerden birisi Caterine’in zorlandığını fark edip gelip ona yardım etti. Üşüyen ellerini ellerine alıp “iyisin, başaracaksın” dedi.

Biraz önlerinde Ararat’ın buzulu başlıyordu. Ve zaten hızını artıran rüzgar oturdukları yerden söküp atarcasına hıza ulaşmıştı… Caterine yerinden kalktı ve son yudum kalan sıcak sıvısını içtikten sonra ekibin ardı sıra yürümeye devam etti. Gün ışığı doğudan yükselmeye başlamıştı…

Franco kayalık zemin karda kaybolduğunda ışıkları da göremez oldu. Karda henüz iz vardı ve oldukça belirgindi. Durdu soluklandı ve izlere bakınarak yola devam etti.

Ekip ağarak gün ışığı ile platoya ulaşıp zirveyi göz istikametine aldığında rüzgar ve tipi inanılmaz bir hal aldı. Platoya her çıkan neredeyse yere yapışacak gibi rüzgara savruldu. Zirve önlerineydi ve Ararat onları bekliyordu.

Caterine’in üşümesi platoda esen rüzgar ile daha bir arttı. Bu bir soğuk değil korkunç bir şeydi korkunç. Dişleri istem dışı birbirine vurmaya başladı, sesler duyulmaz oldu, bir anda yere düştü.

Derinden gelen sesler duyuyor gibiydi. Duymadı. Bedeni düştüğü yerde daha üşüdü, gözleri kapandı, titremesi devam etti.

Gün ağarırken Franco kardaki ayak izlerini kaybetti. Bakındı durdu, bakındığı her yer beyazdı ve iz yoktu. Neredeler diye düşündü, önünde uzanan beyazlıkta yolunu sola döndü kayanın arkasından ilerledi… Rüzgar ve tipi inanılmazdı…

Caterine artık bir şey hissetmiyordu. Rüzgârın savurduğu sesler arasında rehberlerin dönelim sözleri onun için bir şey ifade etmese de, yanıtlayamasa da, “geldik artık gidelim zirveye” diyen sesleri duydu kendi dilinde. Sonra birkaç kişi koluna girdi, “sen burada dur geleceğiz” kelimelerini anladı belli belirsiz ve kendini kaybetti…

Dönüş kararı alan rehberler yoğun tipide daha fazla kayıp vermemek için hızla diğerlerini geri dönüşe zorladı. İlk anda zorlansalar da Caterine’in durumunun ciddi olması ve bir an önce destek gerektiğinin farkına varınca hızla platoyu terk ettiler.

Ekibi güvenli bölgeye indiren rehberler hızla geri döndüler. Caterine’i bıraktıkları yerden alıp onu da güvenli bir yere indirip yaşama döndürmeye çalışmalıydılar…

Caterine bıraktıkları yerde öylece yatıyordu. Kımıldamıyordu, titremeleri geçmişti. Dokundular, beden artık Ağrı’da değildi…

Fırtınada cesedi indiremeyeceğini anlayan rehberler hızla diğerlerinin güvenliği için geri döndüler… Ve Hızını artıran ve artık kamp yerine ulaşan fırtınada kamp yerine ulaştılar… Kalanlar artık güvende idi…

Çadır arkadaşı Franco’nun çadırda olmadığını söylediğinde gün artık iyice ilerlemiş ve Caterine’in cesedinin indirilebilmesi için kurtarma ekiplerine haber verilmişti…

Gelen askeri helikopter bulunduğu yerin yakınına inip Caterine’in cesedini Ağrı’dan aldığında, arama ekipleri bir kayanın dibine sığınmış Franco’yu buldular uyur pozisyonsa…

Dağ izin vermemişti ziyarete… Ve Caterine ile Franco dokunamamışlardı dağın zirversine…

YUZUMUZ DAGLARA DONUK OLSUN

Cem Ergun

Notlar:

–         Caterine’in ölüm nedeni hipotermi…

–         Franco ise yön kaybı nedeni ile donarak yaşamını kaybetmiştir.

–         2006 yılında gerçekleşen bu olay gerçeye yakın bir kurgudur. Ve isimler gerçektir…