Bulut şapkalı bir dağ – Hasan Dağı

Dağ kokusunun artık iyice burnumuzda tütmesi üzerine 9 kişiden oluşan ekibimizle İstanbul’dan bir akşam üzeri yola çıktık. Yılın ilk kış tırmanışı olacaktı ve dağların beyazlığını özlemiştik…

Sabahın erken saatlerinde ulaştığımız Aksaray henüz güne yeni uyanıyordu. Sokaklarda koşturan iş telaşlı adımlar, uykulu uykulu açılan kepenkler sabahın ve dağın soğuğunu taşıyordu güne. Ve Hasan dağı uzaktan dumanlı başı ile doğan güneşin ışıklarını yansıtıyordu…
Bir süre dolaşıp durduk kahvaltı yapabileceğimiz açık bir yer bulmak için. Sonra yolumuzu Ağaçlı tesislerine çevirdik zorunluluktan… Kahvaltı, alışveriş derken yola revan olduk dağın bize bakan yönünden ağır ağır yaklaşarak.
Dağ önümüzde duruyordu. Uzakta, başında buluttan şapkası ile “en yakışıklı dağ” bize bakıyordu, her bir yanından aşağılara akan beyaz kulvarları ile. Ve dağ orada öylece bizi bekler gibiydi…

Aracımız ağır ağır dağın eteğinden yükselmeye başladığında, toprak zemin yerini kara bıraktı. Ve önce kendini hissettirmeyen rüzgar tozu dumana katarcasına ıslığını çalmaya, karları üzerimize doğru savurmaya başladı…
Bir kaç zorlu noktayı sorunsuzca ve ustalığı ile geçen İhsan’ın aracı, Karbeyaz Otel’in üzerinde ki taş barınakların yakınında durduğunda yüzümü dağa döndüm. Dağ sanki üzerinde ki bulut ile bana bakıyor gibiydi. Bakıştık uzun uzun. Söyleştik sessizce sanki. İzin vermeyeceğim size bu kez der gibi baktı beyaz bulutun arasından, sessiz kaldım… Ne diyebilirdim ki; izin yoksa, yoktu. Zirve hayaldi…

Araçtan inip çantalarımızı yüklendiğimizde rüzgar gittikçe artan hızı ile bizi de savurmaya başladı. Ve çadırları taş barınakların içine kurmak üzere İhsan’la vedalaşıp, ne zaman almaya geleceğini konuştuktan sonra aracı terkettik…

Hayri ile beraber oldukça geniş, diğerlerine nazaran biraz daha aşağıda olan barınağı gözümüze kestirip o tarafa yöneldik. Barınak önü karla yığılı ama içerisi oldukça iyi durumdaydı.. Zemin henüz karla kaplanmamıştı… Ve başladık çadırımızı kurmaya…

Biz çadır ile uğraşırken, yakışıklı dağın dumanı aşağılara doğru hareketlendi ve bir süre sonrada görünmez oldu. Dağ ısrarında devam ediyordu. Açmayacak ve yol vermeyecekti. Artan rüzgar bu ısrarı perçinliyordu sanki… Taş binanın dışında kar zerreciklerini önüne katan deli bir rüzgar bizimle dalga geçiyordu sanki… Dağa doğru baktım; görünmüyordu. Kapanmıştı fırtınalı dünyasına…

Sonrası uyku tulumunun içi… Yol yorgunluğunun, uykusuzluğun, rüzgarın türküsü ile gelen geceye doğru savrulması… Dağın eteklerinde uzanmıştık ve soğuğa, rüzgarın ısrarcı esişine rağmen dağda olmanın mutluluğunu yaşıyorduk…

Karanlık dağın üzerine çöküp çadırlarımıza ulaştığında artık iyice acıkmıştık. Menemen, ton balıklı makarna akşamın menüsü oldu. Ve üzerine de demlediğimiz çayı içtikten sonra yeniden uyku tulumlarımızın içine attık kendimizi… Planımız gece saat 03:00 gibi kamp bölgesini terkedip yükselebildiğimiz kadar ilerlemekti. Zirve hedefimiz dağın kapalı olması ve yukarıdaki fırtına nedeni ile ortadan kalkmıştı…

02:00 gibi kalktığımda hızını artıran rüzgarın ve fırtınanın kamp alanımızı terk etmemize de izin vermeyeceğini anladım. Ve diğer barınaklara dağılmış arkadaşları arayarak kamp alanını terk etmeyeceğimizi ve faaliyeti hava koşulları nedeni ile iptal ettiğimi ekip lideri olarak ilettim. Sabah havanın durumuna göre uygun bir anda dağı terk edecektik…

Sabah uyandığımızda rüzgar yine şiddetini koruyordu. Ve hiç azalmamıştı. Dağ ise görünmemekte ısrar ediyor, eteklerinden itibaren başlayan sisin içerisinde kayboluyordu…

Saat 11:00’de dağı terk edeceğimizi arkadaşlara ilettim ve zamanı yine uyku tulumunun içinde ısınmaya çalışarak geçirdik. Sonra hızla toplanma, çadırların sökülüp çantaların hazırlanması ve gelen aracımıza binerek dağı terk ediş…

Yakışıklı dağ izin vermemişti bu kez. Ama biliyordu ki yine geleceğiz, yine eteklerinde konaklayacak, yine zirvesine yükselecek ve yine kokusunu içimize çekecektik… Yüzümü dağa döndüm ve dağ gibi içime dolan sevgiyi içime çektim…
Yüzüm dağa dönüktü ve gülümsüyordum…

Cem Ergun