Bulutların arkasında izi yoktu…

Gözümün değdiği her yerde dağlar, gönlümün değdiği her yerde yine dağlar… Şimdi; mavi bir gökyüzünün altında ve esmeyen rüzgarların önünde uzanıyorum sırtüstü. Gitmelerin, uçmaların uçurumundan geldiğim dağların koynundayım yine. Sırtüstü ve tembel tembel uzanmışken huzur doluyum ve birde hasret.

Pürüzsüz, sade mavi bir gökyüzü tepemde asılmış duruyor. Ve Kaldı kütlesinin üzerinden gecen bulutun arkasında gölgesi yok gibi. Var olması ise dayanılmaz hafiflikte.

Sabah saatlerinde indiğimiz otobüsten sonra dolmuşu kaçırmış, sonraki ile köyün sapağına kadar gelmiştik. Erken dolmuşu yakalayabilsek şimdi böyle sırtüstü ve tembel tembel yatıyor olmayacak, Lahitkaya’nın zirvesinde ki Lahit’in sırrı ile uğraşıyor olacaktık belki… Belki zirvelerin bilinmez gizemi, lahitin, lahit olma nedenleri… Oysa şimdi yattığım yerden tepemden geçmekte olan ve görünüşe göre kendini beyaz sanan bulutun arkasında neden iz bırakmadığını düşünüyorum. Beyaz bulutun izi, gölgesi koyu renkli midir? Sahi neden bulutun izi yok? Bulut bir varlık değil mi? Ve her varlığın izi yok mu? Denklemini, çözümünü bilmesem de her varlığın bir izi olduğu reddedilmez bir gerçek. Yaşamda yer alan daha soyut şeyler iz bırakırken, somut olanlar neden iz bırakmaz ki? Bence kesin bu bulutun arkasında izi var… Sahi her soyut şey iz bırakır mı?

Bulutu, güneşi, çok uzaklarda arkalarına bile bakmadan yükseklere doğru giden keçi sürüsünü uzaklaştırdıktan ve akşam yemeğinde bol yumurtalı menemen, çay keyfi derken günü batırdıktan sonra çadırlarımıza çekildik. Sabaha karşı 04:00’de kampı terk edecektik. Programımızda ise Güzeller, Adsız Tepe ve İstanbul Tepe vardı. Ancak civarda gezinerek Kaldı 1 Sivrisi’ne gitmeye çalışacaktık. Hatta Keşif tepeye de. Güzeller zirvesine 2-3 kez çıkmış olmama rağmen diğerlerine ilk kez gidecektim. Hatta İstanbul tepe tarafına hiç geçmemiştim öncesinde. Ve gecikebileceğimiz, gerekirse kampa dönmeden bölgede geceleyebileceğimiz düşüncesi ile bivaklarımızı ve fazladan yiyeceklerimizi almayı unutmamıştık.

Vali Konağı’nda ki kamp yerimizden ayrıldıktan sonra, Gürtepe eteğinden devam eden patika ile yolumuza devam ettik. Sonra Güzeller’in eteğinden kapıya doğru yaklaştık. Kapıda bir kar kütlesi yolumuzu kesti. Sağından geçerek karşımıza çıkan kayaları geçtikten sonra sırta doğru yolumuza devam ettik. Sonra sırt ve sırta çantaları bıraktıktan sonra zirveye doğru yola devam… Güzeller (3.441 metre).

Zirvede verilen mola ve sabah sıcaklığını artıran, bedenimizi ısıtan güneşin keyfini kısa sürede olsa yaşayarak aşağıda bıraktığımız çantalarımıza doğru yürüdük. Gözüm tam karşımızda olan ve her geldiğimde bakıştığımız halde zirvesine uğramadığım Adsız Tepe’de zirvesine dokunmak üzere yükselişimizi sürdürdük. Ve zirvesine oturup, gözlerimizi hemen İstanbul Tepe’nin zirvesine diktik. Adsız Tepe (3.300 metre).

Adsız zirveden baktığımda; Adsız Tepe ile İstanbul Tepe arasında bir kar çukuru göze çarpıyor. Ağustos ayı olmasına rağmen bu sene Aladağların birçok bölgesinde erimemiş kar kütleleri ile karşılaşmak mümkün.

İstanbul Tepe; hem kulübümüzün adını taşıdığı için, hem de yaşadığımız şehirden adını aldığı için bana oldukça sıcak geliyor. Bu faaliyette bu özellikleri dolayısı ile mutlaka çıkmak istediğimiz bir zirve.

Oturduğumuz yerden zirveyi seyrediyoruz. Karşımızda kocaman bir kütle olarak duruyor. Ve nedense eteğinden başlayıp, nerede ise yarısına kadar ulaşan çarşaktan sonrasını çıkmak zor gibi görünüyor. Ve normal rotasının burası olmadığını düşünerek arka tarafını dolaşmaya Kaldı 1 sivrisi tarafından denemeye karar vererek Adsız sırtından, Adsız vadiye doğru inişe geçiyoruz. Dedim ya; ben bu Adsız Vadi tarafına ilk kez geçiyorum. Aslında hep merak etmişimdir bu tarafta ne var ne yok diye? Adana tarafı haricinde yol başka yerlere gidiyor mu diye?

İstanbul Tepe’yi sağ yanımıza alarak, gözümüz bizi yukarı taşıyacak bir aralıkta olmak üzere, eteğinden devam ediyoruz. Sonra eteklerinden sular damlayan bir kar kütlesi ile karşımıza çıktı. Ve eksilen sularımızı tamamladık yolumuza devam ettik. İstanbul Tepe’den uzaklaştığımızı düşünmeye başladığımız anda kayaların arasından zirveye doğru devam eden bir geçit gördük. Ancak bu geçitin bizi İstanbul Tepe zirvesine götürmesi zor görünüyordu. Tunç Fındık çizimi klasik haritayı açıp baktığımda, İstanbul Tepe devamında görünen zirve Kaldı 1 Sivrisi’ydi. O zaman bu geçit bizi kaldı 1’e götürecekti. Başladık tırmanmaya. 2-3 ve yer yerde +3 derecelik kaya etaplarından geçerek zirvesine ulaştığımda, önümde Güzeller çanağını beklerken ve uzaklara doğru Güzeller çanağına yaklaştığımız yolu görmeyi beklerken, hiç görmediğim farklı bir manzara ile karşılaştım. Açtığım haritada Güzeller çanağı olduğunu düşündüğüm yerin Büklü Boyun Mevkii ve “çöküntü” olarak geçtiğini gördüm. Kaldı 1 ise bu çöküntünün diğer tarafında kalıyordu. Yani Güzeller çanağı, Kaldı 1 sivrisinin arkasında kalıyor biz buradan göremiyorduk. Bizim üzerinde bulunduğumuz yükselti ise Tunç’un haritada 3.292 metre ile işaretlediği ve ismi olmayan bir tepeydi. Biz kendisini önünde yer alan mevkiden dolayı “Büklü” diye andık. Bu arada anladığım diğer bir şey ise; İstanbul tepe’nin düz bir hatta devam eden yükseltilerin bir başı değil, V harfi şeklinde olan tepelerin köşe noktasında olduğuydu. Bir köşede Büklü tepe, diğerinde ise Kaldı 1 sivrisiydi.

Bunu anlamıştık ama daha İstanbul Tepe’ye çıkamamıştık. Büklü zirveden az irtifa kaybederek sırttan devam etme çabamız biraz sonra yolumuza çıkan duvar ile kesildi. Ve yanımızda yeterli malzeme olmadığı için inerek ilk noktadan uygun bir yerden dağa girmeye karar verdik. Bu aynı zamanda Kaldı 1 ve Kesif tepeyi daha sonra bir faaliyete bıraktığımızın da işaretiydi… Zaman kaybetmiş ve yorulmuştuk.

Etekten devamla geri dönüşe devam ettik. Ve İstanbul Tepe’nin yukarıdan ilk gördüğümüz sırt bölgesine geldiğimizde o tarafından girmeye karar verdik. Işık yorgun olduğu için gelemeyeceğini ve bizi Adsız, Güzeller sırtında bekleyeceğini söyledi.

Mahir ile çarşak alanın bitimine kadar kısa sürede yükseldik. Sonra çantaları ve batonları bırakarak daldık kayalara. Son derece keyifli ve manzaralı bir kaya tırmanışı sonrasında zirveye ulaştık. İlk işim ise Adsız tepeden bakıp, buradan çıkılmaz diye düşündüğümüz doğu yüzüne gitmek oldu. Şöyle bir baktım, hımm çıkılırmış, kahretsin dedim. Boşuna dolanıp durmuştuk.

Ve arkamdan zirveye gelen ve kendisini görüntünün keyfine bırakan zirve taşının yanında ki Mahir’in yanına gittim. Zirve defterini taşların altından çıkartıp notumuzu düşmek üzere birkaç taşı kaldırdım ve deftere ulaştım. Defteri kaldırdığımda ise gördüklerim muhteşemdi. Yüzlerce Uğur Böceği kaldırdığım defterin altında öyle duruyordu. Binlece metre yüksekte ve hava sıcaklığının düşük olmasına rağmen. Bu zirveyi uğurlu zirve ilan ederek inişe doğru adım attık. İstanbul Tepe (3.407 metre).

“Buradan mı ineceğiz” dedi Mahir. “Evet” dedim. Ve kayaların arasındaki çarşakdan hızla aktım aşağı… Bir sonraki gelişimde kesin buradan çıkacağım.

Sonra çantaları bıraktığımız yerden aldık. Ve sırta doğru, Işık’ın bizi beklediği yere doğru yollandık. Kısa bir molla ve Güzeller sırtından aşağıya doğru, kapıya doğru iniş. Ve kamp yolları. Yorulduk ve acıktık. Suyumuz son damlalarını tüketeli çok oldu. Ve güneş uzaklarda yeni bir sabah yaratmak üzere ısısını, ışığını alıp gitmeye hazırlandı bile.

O yorgunluğa rağmen önce Keler’e çıkarak suyumuzu doldurduk. Fazla zaman kaybetmezsin, hemen yemek hazırlıklarına başladık. Ton balıklı makarna, akşamın yemeğiydi. Üzerine içtiğimiz çay ise akşamın inmiş karanlığında bütün yorgunluğumuzu aldı sanki…

Şehirde her hafta sonu yaklaşırken gitmelerin ve uçmanın kıyısında duruyorum sürekli. Gözlerim denizden yukarılara uzuyor ve uzayıp giden uçaklara takılıyor. Dağların üzerinden üzerime doğru ne çok uçak geliyor yine. Dağlara doğru uçasım geliyor…

Uçmanın kıyısındayım nicedir… Nicedir gitmelere kuruyorum alıp başımı. Alıp başımı; dağlara, yüceltilere, sığınılacak yüreklere, Ve gün doğarken, en derin kuytularına kırmızı karanlıkların… Ve beni kimse senin gibi sevmedi diye seslenişini duyuyor gibiyim zirvelerin.

Erken girdiğim tulumda dönüp duruyorum. Yorgunum ve canım uyumak istiyor ama faydasız. Yeterli gelmiyor bu kadarı. Sağa dön, sola dön, bir yudum su iç ve yeniden dön öbür tarafa. Dışarısı sessiz. Arada bir hafif hafif çadırı yoklayan rüzgardan başka kımıldayan yok. Gözüm ve gönlüm yıldızları görmek istiyor. Uykumda kaçmışken yıldızları seyretmeli şimdi. Açıyorum fermuarı ve aralıktan başımı uzatıyorum gökyüzüne doğru. Yine milyonlarca, yine aralarda ve sanki altın tozu zerreciği gibi milyonlarca yıldız var. Ve tam da Lahitkaya’nın üzerinde, Lahit’in gizemini işaret eder gibi bir kocaman yıldız duruyor zirve’nin üç parmak üzerinde. Ve ışığı sanki bir an çadırıma vurup geçiyor “uğurdur” diyorum kendi kendime. İstanbul tepede ki Uğur Böcekleri geliyor aklıma gülümsüyorum. Gözlerime gece iniyor, tulumun sıcaklığına bırakıyorum yorgunluğumu.

Sabah Mahir ile birlikte saat 06:30 gibi yola çıkıyoruz. Önce suya uğrayıp taşıma kaplarımızı doldurduk. Sonra Gürtepe ile Oksar tepe arasında ki geçide doğru yöneldik. Işık ise bugün kampta kalmaya ve kitap okuyarak dinlenmeye kararlı uykusuna devam ediyor.

Kampı ilk kurduğumuz gün Sulağan Keler’in üzerine kadar çıkmış ve Gürtepe ve Cebeller’e buradan gidip gidemeyeceğimizi hesaplamıştık. Gidilebilirdi ve birkaç farklı zirvede yapılabilirdi. Ancak geçit iki bölümden oluşuyordu. Ortadaki büyük kaya kütlesinin sol tarafı büyük bir olasılıkla yukarıya kadar çıkan bir çarşaktı ve bu çarşak bizi çok yoracağı gibi, yukarıda dolaşan keçiler aşağı taş yuvarlayabilirdi. Kütlenin sağ yanı ise aynı Güzeller girişini andıran bir kapıydı. Dar bir giriş ve ilk görünüşe göre tırmanış ile geçilebilecek setler vardı. Kararımız setleri aşarak kayadan gitmekti ve öylede yaptık. Kapıdan girdik, iki kaya setini küçük hamleler ile geçtik ve yükselmeye başlayarak kütlenin üzerine geldik.

Yine çarşak alana girmektense önümüze gelen bölgeyi yine kayalardan geçerek biraz daha yükselerek geniş bir alana geldik. Düz alan futbol sahası büyüklüğüne yakın gibiydi. Ve karşımızda H4 zirvesine nerede ise varmak üzere olan keçi sürüsü bizim henüz başlamadığız çarşak alanı bitirmiş, kayaların arasından zirveye doğru yükseliyordu. Durum değerlendirmesini yaparak, Gürtepe ve Cebeller yerine H4 / Yıldırım tepe arasındaki geçişi ve zirveleri yapmaya karar veriyoruz. Ve önümüzde ki düzlüğü geçip eğriler çizerek yukarı doğru yükselmeye başlıyoruz. Keçiler görünmüyor artık. Bizse bir önceki günün yorgunluğunu henüz üzerimizde taşıyarak küçük ve kısa molalar vererek yükselmeye devam ediyoruz. Gürtepe ve H4’ü birbirine bağlayan sırtta ki rota taşının yanına ulaştığımızda yönümüzü H4 zirveye dönerek yolumuza devam ettik. Ve biraz sonra zirveden Yedigöller’e doğru uzanan görselliğin kollarında kaybolduk. Uzak zirveler ve küçük küçük göletler, kar çukurları ayaklarımızın dibinde uzanıyordu. H4 (3.610 metre).

Biraz dinlendikten sonra sırt çantalarımızı zirvenin alt yanına bırakıp emniyetlerini alarak H3’e doğru sırt hattından devam ettik H3 (3.600 metre). H3 zirve ve yol H2’ye… H2 (3.600 metre).

H2’de zirve taşını kaldırdığımda, İstanbul Tepe’de ki kadar olmasa da bir avuç Uğur Böceği vardı… Günde yine gülümsemenin izi vardı… H2’den H4’e geri döndük. Çantamızı bıraktığımız yerden alıp biraz dinlendip, çevreyi izledikten sonra Oksar tepeye doğru sırt hattından ilerleyişimizi sürdürdük. Yol boyu karşılaştığımız keçilerin ayak izleri burada da bizle beraber geliyordu. Sanki bizden önce zirveleri gezmek gibi bir iş edinmişlerdi bugün kendilerine. Oksar tepeye geldiğimizde yine biraz uzunca bir mola vererek çevreyi seyretmeye devam ettik. Oksar Tepe (3.584 metre). Uzakta Avcı Beli geçidine doğru uzanan vadi görünüyor. Parmak kaya gölgede kaybolmuş gibi. Diğer yanda uzaklarda Erciyes, yakında Yedigöller’de çadırlar ve uzayıp giden dağlar her yanda.

Kalkıyoruz. Gün yavaş yavaş eriyor. Sırt hattını izleyerek gidip geleceğiz zirvelere. Sırada ise Süner tepe var. Süner tepe sırt hattının en yüksek zirvesi (3.695 metre). Her zirvede olduğu gibi Süner’da da biraz mola veriyoruz. Ve sağdan alçalarak aradaki kayalık alanların altından geçiş ile DKSK zirvesine doğru yolumuza devam ediyoruz. DKSK (3.615 metre). Sonra günün son zirvesi Yıldırım tepe… (3.610 metre). Kızılkaya ve kulelerine bakarak biraz çevreyi izledikten sonra yavaş yavaş geri dönüşe geçiyoruz.

Yıldırım tepeden biraz irtifa kaybedip sol tarafından iniyoruz. DKSK ve Süner tepeye uğramadan; Oksar ve Süner tepeyi bağlayan boyuna ulaşıyoruz. Oksar’a uğrayıp çantamızı aldıktan sonra hızla çarşaktan aşağıya devam ediyoruz. Kaybolan günün içerisinde, girişte kullandığımız kapının aksine bu kez çarsak taraftan ama yukarılardan dağ keçilerinin düşürebilecekleri taslara dikkat ederek kamp yerine ulaşıyoruz…

Uzaktan seslenmelerimiz ile merak içerisinde bekleyen Işık hemen yemek hazırlıklarına başlarken, biz subaşında kaplarımızı dolduruyoruz. Sonra en ağır yürüyüşümüz ile ulaştığımız kampta, günün demini izleyerek yemeğimizi yiyoruz. Bir rüzgar belli belirsiz ürpertip geçiyor, gözlerimi kapatıyorum karanlığa inat günü görmek istercesine. Yorgunluğu bugün çok daha fazla hissediyorum. Ama uykum yok gibi, dönüp duruyorum yine.

Sabah uyanıp kalan kahvaltılık malzemelerimiz ile kendimize nefis bir ziyafet çektik. Ve çantalarımızı toplayarak Vali Konağı’nda ki saltanatımızı sonlandırarak yola dizildik. Ormandan geçerken içimiz bir kez daha acıdı. Bölgenin tek ormanlık alanı üçer beşer kuruyordu. Ağaçlara yapışmış illet hastalık sırayla ve hızla kurutuyordu ağaçları. Bu hızla devam ederse seneye bu ağaçların belki ancak üçte birisi kalacak. Yazık.

Ormanı terk edip traktöre ulaştığımızda istikamet önce kayısı ağaçları sonra balık çiftliği idi. Elimizi yüzümüzü yıkayıp, temiz kıyafetleri değiştikten sonra afiyetle balıklarımızı yedik. Ve attık kendimizi çimenlerin üzerine. Sonra Niğde’de kebapçı ve neredeyse İstanbul’a kadar deliksiz uyku…

Yüzümüz dağlara dönük olsun…

Cem Ergun

Cikilan zirveler Güzeller (3.441 mt), Adsız Tepe (3.300 mt), İstanbul Tepe (3.407 mt), Büklü Tepe (3.292 mt), H4 (3.610 mt), H3 (3.600 mt), H2 (3.600 mt), Oksar Tepe (3.584 mt), Süner Tepe (3.695 mt), DKSK (3.615 mt), Yıldırım Tepe (3.610 mt)