Cebel’in başını gördük kıçına gidemedik…

Sanki hiç tırmanmamış gibi kendimi dağ yoksulu hissediyorum iyiden iyiye… Nerede ise bir sene olacak gözleri dağların koynunda açmayalı… Gürcistan ve Kazbek tırmanışı sonrasında ve yakın zamanın da Hasan Dağı’nı sığdırmış ve sonra ölü hücreler gibi kendimi zamana bırakmıştım bir ara uyanmak üzere…

Şimdi uyanma zamanı. Ve çok özledim dağları. En çokta milyonlarca yıldızın parladığı o gizemli gökyüzünü… Gökyüzünde arada bir o tarafa bu tarafa kayan yıldızları, yıldızlarda ki bilinmezliği, bilinmezliğin heyecanını… Özledim işte…

Gitme zamanıdır… Gitme ve demlenme zamanı yol ve yürek yorgunluklarından. Yükseklerde bedene vuracak soğukla üşümeli, çadırın üzerine düşecek gün ile uyanmalı… Ama ille ki gitmeli artık, boğulmadan ve yenilmeden şehre…

İstanbul’dan yola Hayri ile çıktık… Onda da bir süredir gidememişliğin heyecanı, gelemeyen Suna ve Nehir kızın düşüncesi toplaşmış vaziyette çıktık yola…

Biraz film biraz sohbet ve sonrası hep uyku dolu bir yolculuk… Sigarasız ilk dağ faaliyetim.  Yani her durakta inmeden, uyuyarak geçen bir yolculuk… Durumdan rahatsız değilim… Hüseyin uçakla geliyor… Nevşehir’e inecek ve oradan bir arkadaşından edineceği araç ile Niğde’ye gelecek, buluşacağız… Sonra Çukurbağ ve Emli Vadisi…

Hayri ile Niğde’de indik. Hava daha bu saatte, yarınına yağmur yağacak gibi sıcak. Gökyüzü açık ve bulutsuz… Ve ben kendimi attığımda dağların kucağına efil efil esen yelin içinde üşüyeceğimi düşünüyorum… Sen de üşütüyorsun…

Çantaları terminalde bırakarak servisle şehre giriş yaptık… Çay içip bişeyler yemek lazım ama vakit ramazan… Çorbacılar kapalı. Kahvaltı noktaları da… Bulduğumuz bir pastanenin güneşsiz balkonuna tünüyoruz… Çay ve yanında birkaç poğaça ve üzerine sade kahve tatsız gidiyor… Hayri’ye uyuyorum işte…

İlerleyen saatler ve eski garajın oraya jeep  ile yanaşan Hüseyin ile buluşma… Sonra yola çıkış, Mehmet Şenol’a bir merhaba, bahçesinde biraz kiraz tadımı ve Sarımemetin Yurdu’na doğru yola çıkış… Dağlar olduğu yerde duruyor. Her şey aynı ve olmayanlardan biri bendim bu çerçevede… Ve diğer firariler…

İlerlerken yolda o sıcakta yürümeye çalışan iki kişiyi aracımıza aldık… İkisi de öğretmen ve biri Şile biri İzmir’den gelmiş. Çantaları katır ile yollayıp köyden, Vali konağına kadar yürümeyi planlayan kahraman arkadaşlarım benim…

Aracı orman başında terk ederken, kullanmayacağımız kıyafetleri, gereksiz malzemeleri de araca bıraktık… Saat 11:00 gibi ve güneş her yerde omlet yapıyor gibi…

Ve başladık orman içinde yürümeye. Ve ıslığımın ucuna geldi kondu o türkü; düştüm bir ormana, yol belli değil…

Beş kişiyiz. Arkadaşlarımız bizim rotayı tam tersten yapmayı hedefliyorlar. Vali konağı’na kamp atacaklar, H4’e yükselecekler, Gürtepe – Cebelbaşı – K.Cebel ve K.Cebel 2 zirvelerinden sonra kampa inecekler… Ve bunun için üç gün ayırmışlar. Biz ise tersten yürüyeceğiz. Ve iki güne sığdıracağız ve kampı Kocadölek’e atacağız…  Hava sıcak ve arada bir gölgesini düşüren ağaçlar yetmiyor. Haydi hayırlısı…

Orman bitip de Kocadölek’e ulaşınca yol arkadaşlarımız ile vedalaştık… Önce onlar gitti sonra sesleri… Her şey duyulmaz ve görünmez olduktan sonra geldi geçti çantaları ile katırlar ve katırcı… İşte o aralarda bir kuş ötmeye başladı yönsüz yönümden, çığlıkları sürdü gitti…

Ben ocağı siz görünene kadar yakmayacağım dediğim arkadaşlarım Akşam Pınarı’na suya gitti. Gölge yoktu ve her yanda kırmızı karıncaların yuvalarından dışarı fırlamış gibi mavi kelebekler uçuşuyordu… Kelebekler uçtu, o kuş sesini kesmedi ve suya gidenler buz gibi su ile geldi… O sıra ucu görünen beyaz bulutun sonra cüssesi göründü. Güneş bir alçalır gibi yaptı, rüzgar ile serinletti. Sonra bir yerlerde taşlar indi aşağıya doğru, sesini duydum…

Güneşin kaybolurken düşürdüğü taşlar, Parmakkaya üzerinde parıldamak için ıkınan hilal ay, artık esmeye başlayan rüzgar ve Aladağlar’ın o büyüleyici gizemi ile sardım bedenimi uyku tulumuma. Artık uyku vakti…

Gün devrildikten birkaç saat sonra 01:45 gibi çalan saat ile gecenin karanlığına gözlerimi açtım. Hayri uyanmıştı ve Hüseyin’e seslendik vakit o vakit diye… Uyandı. Havada belki yarınına yağacak yağmurun sıcaklığı, düştük yola… Uykum var. Bir de cigara olsa içse miydim acaba şimdi?

Vali konağı’da çadırda ışık var… Yeni uyanıyorlar gibi… Yakınında ki karartılar Mutlu ve arkadaşlarının bivak’ı olmalı. Bizden sonra onlarda düşecek yollara…

Gürtepe çanağına doğru yürüyoruz. Fotoğraf makinesini verdim Hayri’ye. Biraz da o fotoğraflasın artık. Birkaç karede olmak iyi olur…. Derken o ihtiyar keçi çıktı karşımıza. Garip bir şekilde tek başına idi. Uzun boynuzlar, uzamış sakallar ve ben yolumu bilirim edası ile ilerlemeler… Hem de neredeyse bizi hiç iplemeden…

Önce yanımızdan paralel yükseldi. Sonra ilerden so yana geçiş yapıp Gürtepe’nin eteklerine vurdu kendini… Sakin ve huzurluydu. Adımlarında bir telaş ve bir özlem yok gibiydi… Uzadı gitti. Gürtepe sonra Süner tepe etekleri onu Yedigöler’e indirecek gibi çizdi rotasını…

Çanağın sol yanından yükseliyoruz. İlk kez girdiğimiz bir rota olunca acaba dediğimiz anlar var. Mesela ilk çanak girişinden mi, yoksa daha ilerisinde ki kaya bloğunun arkasından mı yükselmeliydik? Derken Lahitkaya irtifasında bulduk kendimizi… Ve yükseldikçe geçite daha çok yaklaştık… Bu geçit sırtına yükseldiğimizde; sol yanda Cebelbaşı ve Gürtepe, sağ yanda ise Küçük Cebel ve küçük Cebel 2 var… Geçiti aşıp devam edersen Kokorot vadisine ulaşıyorsun… Bu rotanın klasik girişi ise Güzeller tarafından. Şeytan rampasını görünce yükselmeye başlayarak sırta ulaşıp ya kokorot’a geçiyorsun yada traversi yapmak üzere K.Cebel 2 ile başlıyor, Karasay zirveden aşağı iniyorsun…

Aslında bizim ekip bu kadar değildi. Suna doğum sonrası yavaş yavaş dağlara gelmeye başlamışken Nehir kız son dakika ile annesini engelleyip Hayri’yi tek yolladı… Dilek ise yine son dakika… Gelse iyi olacaktı. Ve biliyorum o kadarda çok istiyordu ki…

Aşıta ulaştığımızda biraz soluklandık. Sonra sıra ile zirvelerimizi yapıp geçite geri döndük…  Hava çok sıcak ve diğer zirvelere gitmek bizi geciktirecek gibi… Nasılsa yine geliriz, nasılsa dağlarsız olamıyoruz ve özlüyoruz… Dağları tanıyınca insan eksik yılları da telafi ediyor aslında ve laf aramızda doyum olmuyor varlığına ve her geçen gün daha bir başka seviyor sanki… Yüzüm dağlara dönük, alıp vuruyorum aşağılara doğru…

İnişi çanağa girdiğimiz nokta yerine daha içeriye doğru yapıyoruz… Bu arada uzun uzun 2010’da Elbruz öncesinde bu çanakta girdiğimiz ve zirveye yakın bir noktadan indiğimiz o rotayı inceliyorum…  Kesin deliymişiz biz…

Çanağa indik. Ama hava sıcak ve bunaltmaya devam ediyor. Sanırım bu çanakta başıma hep bu gelecek… Sıcak ve bulutsuz bir gökyüzü… Şimdi bir kavun olmalıydı burada, buz gibi hem de. Hatta yanında bir duble rakı. Belki biraz peynir… Evet evet güneş iyice tepede. Gitmeli artık bir an önce…

Aynı rotayı izleyerek kamp yerine o güneş altında dönmemiz, verdiğimiz kararın doğruluğunu iklimsel olarak da onayladı… Biraz dinlenme yorgunluğu atma derken çadırları toplayıp yola revan olduk… Ve o yol bitmedi…

Orman başında bıraktığımız araca kendimizi atıp, alabalık çiftliğine ulaştığımızda derin bir oh çektik… Çimler yeşil, dereden akan su soğuktu… Yıkandık, paklandık ve tozsuz kokusuz yeni giysilerimizi giyerek derin bir oh çektik Niğde gazozlarını yudumlarken…

Güneşin ardından yağacağını beklediğim o yağmur henüz yağmadı…

Yüzümüz dağlara ve Taksim’e dönük olsun…

Cem Ergün