Dağlarda 10. yıl…

Geriye doğru dönüp baktığımda; nasıl geçtiğini anlamadığım, içerisine çok şey sığmış bir başlangıcın yeni gün dönümü bugün… Dağlara sığınmanın, doğada nefes almaya başlamanın ve vazgeçilmez dağlara yüzü dönmenin başlangıç günü…

Sene 2005. Uzun yoldan gelen ve bir süredir dağlara gitmeye başlayan eskimiş bir dostun yolu İstanbul’a düştü. Yeni malzemeler alma telaşındaydı ve buluşup birlikte dolaşmaya başladık outdoor mağazalarda… Ama adres malum, Karaköy bölgesi… Ubeyt o zamanlar henüz Atlas’ta. Yolumuz oraya yönlendi.

İlk kez doğaya çıkma fikri o zaman aklıma düştü. Şehrin karmaşasından bende bir uzaklaşsam keşke dedim ve Ubeyt’in elime orada tutuşturduğu bir broşür sayesinde ilk doğa yürüyüşümü bir mayıs gününde Düzce’nin uzun uzun düşen şelale bölgesinde yaptım. Vay be! 19 km yürüdüm o gün ömrümde ilk kez ve bir seferde… Sardı beni bu iş… Sonraki hafta Ballıkayalar…

Sonra o eskiyen dost bir telefonda “yürü yürü nereye kadar, gel bu hafta kamp yapıp dağa çıkacağız” dediğine, atlladım gittim Antalya’ya… Hedef 3070 mt yüksekliği ile Kızlarsivrisi… Vay anam vay…

Antalya’da ki buluşma sonrası araçlar dizisi ile yola çıktık. Ben Ömer Faruk Gülşen’in Niva düldülünde hoplaya savrula yol alırken vardığımız yerin Çamkuyusu diye bir mevki olduğunu sonradan öğrendim… Ve her yer çadır, her yer memleketin başka bir yerinden gelen insanlar ile doluydu… Ama ortalıkta dağ falan yoktu…

Gün henüz batmadan biraz yürüdüm yukarılara doğru. Ağaçlar aralandı, sonra seyrekleşti ve birden ortaya dev gibi bir dağ çıktı… İşte orası… Bir dağ… Nasıl çıkılırdı oraya…
Kamp ateşi, şarkılar türküler, yeni tanışmalar derken erkenden uyku vakti… Bense ne çok zaman önce uyumuştum bir çadırda. Ve deniz kenarında Şile’de… Veya Karamürsel kıyılarında…
Güneş saati henüz kızıllıklarını dökmeden bulutların üzerine kalktık ve yola revan olduk araçlara doluşup. Durak noktası petrol platformuydu ve o zamanlar adını bile bilmediğim tek ardıç yukarıda yerinde duruyordu bir yıldırım onu darmadağın etmeden çok önce…

Gözümü yummadan önümde uzayıp giden karınca gibi kalabalığın ardı sıra yükselmeye başladım. Ayağımda oğlumun spor ayakkabısı, sırtımda okul çantası ile nefes nefese yürüdüm… Ben yürüdükçe dağ yükseldi dağ yükseldikçe ben yoruldum ve olduğum yere çöktüm… Bir sigara yaktım sonra. Ve derin bir nefes çektim… Yol uzun ve dikti, yükse çok ağır. Çantamda taşıdığım suyun yarısını döktüm önce, kimseye çaktırmadan. Sonra; oturduğum toprağa, bacaklarımın arasına bir çukur eşip sigaramı ve çakmağımı gömdüm 2500 denen metrelerde yükten kurtulmak için… Ve kalkıp yola devam ettim…

Zirveye ulaştığımda açıkçası bir bok hissetmedim. Ama manzara müthişti. Ve en güzel tarafı bundan sonra tırmanmak yoktu ve hep inecektik…

Aslında asıl tırmanışın o gün başladığını ve artık zirvelerde olmanın, yüzü dağlara dönmenin o gün başladığını farkına sonraları varacaktım…

Dağdan indiğimiz gün Sevgili Kazım Koyuncu’nun yaşamını kaybettiğini öğrendim. İçim acıdı o yürek dolusu Karadeniz Çocuğu’na. Yüzü ve yüreği aydınlık delikanlıya…

Bende dağlar böyle başladı… Hemde bir daha dağa gelmem dediğim o günden kısa bir süre sonra Süphan macerası ile devam etti. Sonra devam etti memlekette diğer yükseltilerle… Sonra İran Demavent, Savalan, Touchal, Rusya Elbruz, Georgia Kazbek ve Nepal yolları…

Şimdi her hafta sonu bir başka köşede dağda veya doğada zaman geçirerek yoluma devam ediyorum. Dağlar ve doğa bensiz ne zaman olur bilmiyorum ama o güne kadar ben onlar ile olmaya, yüzüm dağlara dönük devam edeceğim. 24.06.2015

Cem Ergun