Dermanı yok bilirim…

Akşam erken indi çadırımın üzerine. Dışarıda önceden gelişini haber veren yağmur, önce bir bir damlamaya başladı. Sonra bir damla, sonra bir daha, sonra her an artarak…
Güneş henüz kaybolmaya başlamıştı ve daha biraz önce günbatımın fotoğraflarını makinalarımız ile resmetmiştik. Bulutlar dolu doluydu, sis dağların üzerine bir inip bir kalkıyordu ve uykum sessiz sessiz geldiğini haber veriyordu…

Daha biraz önce gecenin sessizliğinde rüzgarı dinlemiştim. Gözlerim kapalı ve gökyüzünde yıldızlar görünemezken. Ve görünemezken gecenin belli belirsiz nelerle dolu olduğu, gözlerim kapalı neler dinlemiştim, bir ben biliyorum dağların sessizliğinde, dağların sensiz gecelerinde…
Kulaklarımda Ahmet Arif, Funda Arar dolu bir ezgi, yağmuru dinliyorum. Uzak bir yerlerde yıldırımlar hain bıçak gibi üzerime üzerime düşüyor gecenin sessizliğinde, üşüyorum.

“Yastığımda düşümde içimdesin
Bir hain bıçak gibi kalbimdesin
Dermanı yoktur bilirim”

Ezgiyi ve seni dinliyorum gecenin çığlıklar atarak üzerime gelen gökyüzünde… Yağmur hırsını artırıyor, “hain bıçak” saplandıkça saplanıyor geceme, göğsüm gökyüzü gibi inip inip kalkıyor, yağmurda ıslanamıyorum… Ve kızılda, kayada olmadığını biliyorum.

Geceyi ters bir koltukta ve pek uyumamış, uyurken şekillerin her türüne bürünmüş haliyle Çamardı’na ulaşmışken; önce jandarmanın kapısını çaldım. Ekibi ve kamp bölgelerinin bilgisini verdikten sonra, alışveriş ve sıcak bir çay için küçük ilçe merkezinin sokağında ilerlemeye başladım.

Ekmek arası tulum peyniri, üç beş zeytin ve sıcak bir çay, artık güne hazırım söylemleri ile ilerledim. Ekip ise kahvaltısını yapmış, çorbalarını içmiş ve sabahın gülümsemeleri içerisinde güne başlamıştı bile. Yeni arkadaşlar bilinmedik heyecanlarını arada bir dışa vursalar da, genelde gizlemeye çalışıyorlardı bilinmezliklerini…

Bir gece önce İstanbul’u terk ederken göçmen kuşlar gibi hissetmiştim kendimi. Ne çok yola gidiyordum. Ne çok uzağa… Uzağa gitmek bir kaçış mıydı? Kaçışsa neyden? Şehrin tutsaklığından, şehrin zindan gelişinden, yolların alabalıklar gibi kalabalılığından gitmek bir kaçış mıydı? Şehir sürgün müydü, yoksa sürgün şehirde miydi, yoksa gidilen yer mi sürgündü? 14 yürek yollara dizildiğimizde farklı heyecanlar, farklı kaçışlar, kaçışlarda rahatlamalarla geçti gece…

Çukurbağ’a ulaştığımızda İhsan’ın aracı Traktörcü Mehmet’in evinde durdu. Çantalar alaşağı edildi araçtan ve gitme hazırlıkları burada farklı şekilde devam etti.. Kıyafetler değişti, şehir urbaları çıkartılıp, dağa uygun şeyler giyildi… Ve bahçede ki, yeni kızarmış kirazların durumu keşfedilip tadına bakıldıktan sonra teker, ağır ağır Sokullupınar’a doğru yürüdü.

Ozan ve Konuralp, farklı rotalar deneyeceği, Avcı beli’nde bivak yapacakları için başka bir traktör ile gitmek üzere hazırlıklarına devam ettiler… Ve biz gittik.

Çadırlarımızı, firmaların taşlar ile çevirdikleri alanın arasına kurduk. Ama kurmaya başlamadan önce; farklı bir bölgede tırmanışlar yapacak olan Özgür, Hayri ve Mahir’in vedalaştıktan sonra, Karayalak vadisine doğru ilerleyişini izledik. Önce Narpuz’dan inen suyu geçtiler, sonra yoldan Kayacığın altlarına doğru çıktılar dönerek ve gözden kayboldular.

İki, üç daha etmişti beş ve kalmıştı dokuz. Dokuz kişi başlarını gökyüzüne çevirmiş düştü düşecek diye bekleyen damlacıklarla göz göze gelmiş ve hızla kurmuşlardı çadırlarını. Artık düşebilirdi. Düşsün ve gitsin di. Gitsin ki; sabaha karşı zirve yolunda yakalamasındı…

Önce bir şeyler atıştırıldı. Yemyeşil çimenlerin üzerinde, masmavi düşünceler ile gökyüzü seyredildi. Sonra yollar, bilinmeyen dağların, bilinmeyen zirve diplerinde yüründü, keşfedildi, tanışıldı. Biz geldik, sürgünden kaçtık denildi… “Bu dağlar, dost dağlar kadrini bilir”di. Tanışılmıştı ama; yinede bilinmezliklerini bilmek, dilini iyi anlam gerekti. Tanıdıklar, tanımadık olabilirdi…

Yağmur atıştırmaya başladığında ateş için odun toplamaya başlamıştım bile. Bir iki döküldü, geliyorum dercesine uyarı gönderdi, dorukları; açık koyu bulutlar çoktan sarmıştı bile. Ve gökyüzünde çığlıklar içerisinde birkaç yabanıl kuş, dönüp duruyordu bilmem neyi haber verircesine…

“Süzülün uçuşun beni de beni de alın götürün
Bir okyanus ortasına ya da bir sel yanına
Kanat kanat yelken olup götürün beni kuşlar
Bir dalganın içine ya da kör bir kuyuya”

Yağmurun sesi sustu. Damlalar yerini güneşin yüzüme düşürdüğü sıcaklığa bıraktı. Yıldızlarında ötesine kanat çırpan kuşlar çok uzaklardaydı. Kim bilir nereye göçe hazırlanıyordu bu kez. Sessiz ve derindi akşamın gölgeleri…

Kesilen yağmur başlamadan önce telaşı bir hızla ateşimi yakıp, kırmızı biber, kanat ve karpuzdan oluşan akşam yemeğimizi hazırlamaya koyuldum. Arada bir kendini anımsatan damlalara rağmen işim bittiğinde Yörük çadırında buralarda pek yapmadığımız bir yemeğin keyfine daldık. Sonra çay keyfi…

Damlalar iri iri düşmeye başladığında kendimizi çadırlara attık. Hava şartları sorun yaratmaz ise kalkış saat iki, kampı terk ediş ise üç olacaktı. Çektik ıslanan ve kararan geceye karşı çadırların fermuarını, dökülen yağmurda kaybolduk. Gün kayboldu, ses kayboldu…

Telefonumdaki ezginin sesi doldurdu bir ara kulaklarımı. Sonra gözlerim yenik düştü ters koltuğun yorgunluğuna. Ve yağmur çadırımı bir iki zorladı durdu, uykusuzluklarım geldi aklıma. Sol yanıma bir sancı düştü, gökyüzü yarıldı sanki birden, birden bilinmezliklere bir yıldırım düştü. Uyumuşum.

Saatimin olmayan guguk kuşu ikiyi seslediğinde, kalkışı erteledim. Erteledim ama nöbetçi çavuşu gibi dolaşmaya çıkmış Yıldız, kalkış borusunu vermişti bile. Yağmurun sesinde, düşen yıldırımlara ve patlayan gök gürlemelerine rağmen güzel bir uyku uyumuştum. Ah be Yıldız, bir 10 dakika sonra deseydin ya “hadi Cem Abi” seslenişini… Çadırdan kafamı dışarı çıkartıp geceyi kokladım. Yağmur yoktu ve bulutlar biraz olsun aralanmıştı.

Ocağı yakıp kendime güzel bir mercimek çorbası hazırlayıp yerken, termosuma sıcak suyumu hazırladım. Çantam zaten hazırdı ve erkenden dışarı attım kendimi. Gökyüzünde ay yoktu ve bulutların arasında bir tek, ama bir tek yıldız sanki kampı gözlüyordu.

Saat üçte bütün ekip hazırdı ve artık ilerleyebilirdik. Önce Karayalak, sonra kapı ve kapıdan ağır ağır yükseliş. Gökyüzünde önce çoğalan yıldızlar, sonra yavaş yavaş geldiğini haber veren gün…

Telsiz çağrılarıma dün akşamdan beri haber alamıyorum. Yedigöl’e giden Özgürler’den ve Avcı belinde olan Konuralpler’den haber yok. Bütün gece patlayan arşın yedinci katı ve üzerlerine düşen tanrıların ateşlerine rağmen umarım sağlıkları yerindedir.

Derken telsizden Özgür’ün seslenişi geldi. Sorunlu bir gece yaşamışlar ve fırtınada çok ıslandıkları yetmiyormuş gibi bütün gece topuklarının dibine yıldırımlar sıkılmış. Ve gün ağarması ile birlikte tırmanışı iptal ederek toparlanıp inişe geçmişler… Önce Hayri ve Mahir ile karşılaştık. Hızla iniyorlardı ve geceyi uykusuz ve sorunlu geçirmenin yorgunluğu yüzlerine düşmüştü. Yorulduğunu, ilerleyemeyeceğini söyleyen Jülide ve onu bir başına yollamaya kıyamayan Merve ekiple vedalaşarak kampa doğru Hayri’lerle beraber inişe geçti. İki gitmişti dokuzdan, kalmıştık yedi… İlerleyen saatlerde gezinerek gelen Özgür ile karşılaştık. Gece yaşadıklarını anlattı ayak üzeri. Keyfi yerindeydi ve gülümsüyordu. Ayrıldık. Rotamız ve zirvemiz uzakta görünmüştü ve o bizi, biz onu göz ucu ile süzerken aradaki mesafeyi kısaltıyorduk.

Emler’e Yıldız’ı solo göndermeyi planlamıştık. Ancak, sürekli gelip giden ve yüksekleri kapatan siste sorun yaşayabileceğini düşünerek; Mert ile birlikte gitmesinin doğru olacağını düşündük. Ve mola taşında buluşmak üzere, başarılar dileyerek onları Emler’e uğurladık. Ve döndük yüzümüzü Karasay sırtına doğru. Rotada ciddi ciddi kar görünüyordu. İlerlememize devam ettik. Rota taşını biraz geçip Kızılkaya’nın eteğinden yatay geçişle sırtın altındaki kayalara geldik. Küçük hamlelerle geçtiğimiz kayalar bizi sırta ulaştırdı. Ve kendimizi zirveye ulaşmışcasına sırta bıraktık. Biraz uzun tutulan bir mola, bir şeyler atıştırmak, her iki yandaki manzaranın koynunda kaybolmak…

Solo çıkmayı hedeflediğim Kızılkaya’da ciddi anlamda kar olması ve ısının yükselmesi ile çözülen kayaların seslerinin bize kadar geliyor olması ve zirvenin sürekli sisle kaplı olması beni bu solodan vazgeçirdi. Devam etmek risk olacaktı. Ekiple beraber Karasay’a gitmek ve sonra kampa dönmek en doğrusuydu… Öylede yaptım. Mola sonrası çantaları sırtta bırakarak Karasay zirveye doğru yürüdük. Sonra; ilk dağ faaliyeti olan Sema’yı belli bir mesafede bekleyerek zirveye gönderdik. Ve okuduğum bir yazıda ki; Şerpa’larını belli mesafede tutarak zirveye ulaşmayı hedefleyenler olduğu geldi aklıma. Gülümsedim. Oluyormuş demek ki.

Zirveye hafif sisler arasında ulaşan Sema’yı daha fazla tek bırakmamak için yavaş yavaş bizde yürüdük. Faruk, Fatih ve Yasemin’den sonra bende zirveye ulaştım. Sonra klasik zirve seramonisini tekrarladık. Kutlama, zirveye yazılan not ve çekilen fotoğraflar. Emler zirveden seslenen Mert ve Yıldız’ın; zirve tamam haberi ve inişe geçişleri…

Zirvede fazla zaman kaybetmeden sırta döndük. Çantalarımızı çıkartarak azıklarımızı yedik. Yudumlanan kahve, sigaranın dumanına sarılan, saklanılacak bir zirve keyfi daha derken; kayaların arasından bulduğumuz dik bir çarşaktan hızla inişe geçtik. Kısa süre sonra mola taşının altına ulaştık. Sonra aynı hızla kapıdan geçip, Karayalağa girdikten az sonra yağmurla karşılaştık. Kısa bir ıslanma ve güneşin üzerimizde kuruması, derken kendimizi Sokullupınar’ın yeşilliğinin üzerine bıraktık. Biraz dinlenme, çadırların toplanması, yudumlanan çay ve traktörle balık çiftliğine doğru hareket.

Son noktada bizden önce balık çiftliğine ulaşan diğer arkadaşlar ile buluştuk. Ancak Ozan ve Konuralp henüz gelmemişti. Gece oldukça sorunlu olmuştu onlar içinde. Hatta Avcı beline ulaşmak bile… Ve hedeflenen solo Kaldı ve Alaca’yı mevcut hava şartlarında yapamayacakları kararını vererek, yakındaki Avcıbeli Tepesine ve Yoncalıtaş zirvesine çıkmışlardı solo olarak.

Aladağlar Solo Dağlar 2009 faaliyetimizde 14 sporcu ile 3’ü solo olmak üzere 4 zirve; olumsuz hava koşullarına rağmen yapılmıştı. Gelecek sene daha organize ve daha güzel zirveler dileyerek afiyetle balığımızı ve etleri yerken; Avcı beli ekibi de geldi. Yorgun ama neşeleri yerindeydi…

İlerleyen saatlerde şehre ve sürgüne dönerken dağlara yağmur yağıyordu. Ve zirveler ıslaktı…

Yüzümüz dağlara dönük olsun…

Cem Ergün