ELBRUZ TIRMANIŞI (5642 Metre)

Sağrısındaki terler, ay ışığında bile parlayan Kafkas kısrağın üzerine atladığımda alnımdaki terlerde iyiden iyiye rahatsız etmeye başlamıştı. Ak renkli kısrak sabırsızdı ve gecenin bir yarısında ileriye doğru atılmak için karları eşeliyordu. Haykırışımı daha duymadan art ayakları üzerinde yaylandı, sessizliği bozmamak için haykırmadan ileri atıldı. Gece ve kar beyazdı ve beyazlıkla bir toz zerreciği kadar kir belletmeyen kısrak çoktan Cheget yönünden Azau’ya doğru yoluna koyulmuştu bile.

Akıyordu su
Gösterip aynasında söğüt ağaçlarını.
Salkım söğütler yıkıyordu suda saçlarını!
Yanan yalın kılıçları çarparak söğütlere
koşuyordu kızıl atlılar güneşin battığı yere!
Birdenbire kuş gibi
vurulmuş gibi
kanadından
yaralı bir atlı yuvarlandı atından!
Bağırmadı,
gidenleri geri çağırmadı,
baktı yalnız dolu gözlerle
uzaklaşan atlıların parıldayan nallarına!
Ah ne yazık!
Ne yazık ki ona
dörtnal giden atların köpüklü boynuna bir daha yatmayacak,
beyaz orduların ardında kılıç oynatmayacak!
Nal sesleri sönüyor perde perde,
atlılar kayboluyor güneşin battığı yerde!
Atlılar atlılar kızıl atlılar,
atları rüzgar kanatlılar!
Atları rüzgar kanat
Atları rüzgar
Atları
At… (Salkım Söğüt / N.Hikmet)

Baksan vadisinin iki yanında uzanan kayalıkların ve yanından akar akar giden suyun peşi sıra yükseldim Azau’ya doğru. Gecede ay vardı ve yıldızlar, yıldız yıldız yanıyordu gecenin sessizliğinde, seslerini duyuramadan… Uzaklarda tanımadık bir vahşi hayvan uzun uzun ses verdi. Bir yerlerde bir yıldız kayıp yok oldu ve gece bitip tükenmez ırmak seslerinde akıp gitti… Gece güne devrilmek üzereydi…

Gözlerimi açtığımda, karşımdaki pencerenin üçgen görüntüsü içerisinde yukarı doğru yükselen kalın çam ağaçlarının arkasındaki sese takıldım önce. Yerimden kalkmadan uzun uzun ağaçların iriliğini izleyip ufkumun yukarılarına doğru devam eden gövdelerini izledim. Ve sonra sesleri dinledim bir süre. Yapraklardaki titremeyi, bir yerlerde akan suyu ve bir yerlerden dökülen…

Sonra bir at kişnedi. Sonra nal seslerini duydum, uykum arasında sırtında gider gibi… Uzandım ve baktım penceremden sonra… Ard arda sıralanmış yükseliyorlardı bir yeşil yamaçtan yukarı doğru. Ama en öndeki uykumda ki gibi ak bir kısraktı ve öndekinde saçları omzuna dökülmüş bir kadın vardı. At benim kızıl boylara doğru sürdüğüm kısraktı ve sağrısındaki terler aynı terlerdi. Ve ikisi de çıplaktı.

Uykusuzluğumun içerisinde uyandım. Sabahın yeni doğan gününde Soner’in ve Konuralp’in derin uyku sesleri vardı. Sağa sola döndüm durdum, penceremden içeri dolan gün uzadı ve dostların uyku sesleri hafifledi, gün ilerlemişti artık.

Önceki gün ilerleyen saatlerde hangi yöne gittiğimizi görmeksizin Nalchik havaalanına indiğimiz o acayip dolmuş uçak sonrasında buluştuğumuz Marat ile beraber gelmiştik buraya. Tuvaletinde sigara içilebilen, telefonların açık olduğu ve tekerleklerin yere değmesi ile hurraaa, hurrraaaa diye bağırılan alkışlanılan bir uçak. Ve nasıl bir coğrafyanın nasıl bir köşesine ulaştığımızı bilmeden, yanımızdan akan derelerin, karanlıkta sağlı sollu yükselen tepelerin karanlık yüksekliklerini aşarak gelmiştik buraya. Karanlıkta içilen bir ikram kahve, görünmeyen bir coğrafya ve geceyi geçireceğimiz bir oda… İstanbul’dan azda gecikmeli kalkan kime emanet uçtuğunu bilmediğim uçağımızın Nalchik adlı küçük bir alana inmesinden sonra bizi karşılayan, daha önce irtibatlaştığımız Marat bile geldiğimiz bu konaklama noktamız, aynı zamanda bizi dağa taşıyacak yüksekliklerinde ilk noktasıydı, Azau’daydık artık.

Ve o sesler ve uzayan görüntüler arasındaki penceremizden uzaklaşarak güne döndük. Gün henüz net değildi. Ve gün bilmedik bir yönlere doğru yükselecek ve gece gelmeden önce beyaz buzulların, beyaz çatlaklarının arasından yine bilmedik bir yerlere doğru uzayacaktı. Hayat gibi. Ve onun bilinmezlikleri gibi.

Sabah Azau’da kahvaltımızı yaptıktan sonra 30 kiloya ulaşan çantalarımızı sırtlayarak teleferiğe atladık. Üç aşamalı olarak devam edecek yolculuğumuz süresince keyifli manzaraların bizi beklediğini hissederek fotoğraf makinelerimizi hazırladık. Altımızda yeni yapılmaya başlayan kayak pisleri, iş makineleri ve ufkumuzu dolduran dağlar, dağların arasında Baksan vadisi…

İkinci teleferik istasyonunda Milli Park görevlilerine yakalandık. 3 bin Ruble’den (100 USD) oluşan giriş ücretimizi ödedikten sonra yolumuza devam ederek 3800 metredeki Garabashi kamp alanına ulaştık. Kısa bir süre mola verip Elbruz’un önümüzde uzayıp giden uzun yolunu ve bütün ihtişamı ile yükselen zirvesini seyrettikten sonra çevremizde uzayıp giden buzulların üzerinde rahat yürüyebilmek için kramponlarımızı giyindik. Güneş buzda parlıyordu ve dağın havası ciğerlerimize dolmaya başlamıştı bile.

İlerleyişimiz devam ederken bizimle beraber üst kamplara yürüyenler, yukarıdaki kamplardan inenler, zirveden dönenler, aşağı yukarı birilerini taşıyan kar araçları… Burada kalabalık Azau’dan çok daha fazla. Aşağıda bu kadar kalabalığı bir arada görmemiştik bile. Kendimizi fazla yormamaya dikkat ederek ağır adımlar ile Priut-11 kampına doğru yol almaya başladık. Önümüzde Elbruz, ardımızda Zümrüt-ü Anka’nın Kafkasları… Cheget, Uşba, Azau zirvesi ve buzullar buzullar…

Bazen asla eşitlenmeyecek sevgiler yaşarız. Biri hep en çok sever. Diğeri ya sevmez yada az sever… Bu sevgide öyle bir şey işte. Sadece seviyoruz dağları, onun bizi sevmeyeceğini bilerek. Ve asla sinsiliklerini, soğuk yüzünü bizden esirgemeye çalışmayacağını düşünmeden…

Priut-11’e çadırları kurduktan bir süre sonra kulağımıza tanıdık konuşmalar geldi. Birileri Türkçe konuşuyordu. Az yukarımızdaki çadırın, bizden birkaç gün önce bölgeye gelen Anadak’tan Murat, Selim ve İsmail’e ait olduğunu görerek selamlaştık. Biraz yukarıdaki barakalarda Ertuğrul Melikoğlu ve Explorer ekibinin olduğunu öğrenince selamlaşmak üzere o tarafa doğruda yollandık. Explorer Çarşamba sabahı, Anadak ekibi Perşembe, biz ise Cuma çıkış yapacaktık. Haydi hayırlısı…

Gün buzulların üzerinden ağır ağır kaybolurken hava soğumaya başladı, gökyüzünde yıldızlar birer birer yandı ve Uşba gözümün içerisine gözlerini dikerek ışıldamaya devam etti. Asla eşitlenmeyecek sevgi böyle bir şey olsa gerek. Çektim tulumun fermuarını uzaktan gelen Ukrayna türküsünün sesinde, dağda olmanın heyecanı ile uykuda kayboldum.

Çarşamba sabah güneşin çadırımı ısıtmaya başlaması ile artık daha fazla tembellik yapmamam gerektiğini düşünerek önce tulumu, sonra çadırı terk ettim. Yine birileri ekipler halinde yukarılara gidiyor ve birileri yine toplanmış aşağılara doğru dağı terk ediyordu. Biraz sonra kalkan Soner ve Konuralp’in de bize katılması ile Yasemin ile kahvaltımızı hazırlamaya koyulduk. Kahvaltımızda ne ararsanız vardı. Peynir, zeytin, domates, Uşba, Cheget, Elbruz ve diğerleri ve buzullar… Gel de doyma…

Kahvaltı sonrası hazırlığımızı tamamlayarak aklimatizasyon için Pastukhova kayalıklarına kadar yürümek üzere kampı terk ettik. Tam Priut 11’i terk edip üstteki sete çıkmıştım ki; yaklaşan paletli bir kar aracından kadınlı, erkekli ve çocuklu bir grup indi. Önce bağrışıp sesler çıkarttıktan sonra üzerlerini soyunup iç çamaşırları ile kaldılar. Bu durum buraya gezmeye gelen kişilerde bir gelenek sanki. Uzaklaşırken geri dönüp baktığımda bir tanesi iç çamaşırını da indirmiş objektife poz veriyordu. Bu başka bir şekilde yükseklik çarpması olmasın sakın?

Kayalıklara ulaştıktan sonra uzun bir seyir molası verdik. Sonra derelerin oluştuğu buzulların arasından inerek kampımıza geri döndük. Fotoğraf çekimleri, can sıkıntılı atıştırmalıklar, yine uzun uzun dağları seyretme ve yine yat vakti…

Perşembe sabah hava yine çok güzel. Bugün kampta dinlenme günümüz. Bugüne kadar sorunsuz devam eden hava yarın sabahta sorun çıkartmaz ise zirveye doğru yükseleceğiz. Dün çıkış yapan Explorer ekibinden 4 kişi zirveye ulaşabilmiş sanırım. Dört fire var. Bakalım bugün giden Anadak ekibi ne yapacak. Umarım başarırlar. İşlerini biraz daha kolaylaştırmak için kar aracı ile sabah 04:00 gibi Pastukhova kayalıklarınını altına kadar giderek, tırmanışa 4500’den başlamanın avantajını elde ettiler. Evet, bugün tembeliz. Kahvaltı yapacak ve tüm gün yan gelip yatacağız. Rotada gidip gelenler çok küçük hareket eden zerrecikler gibi görünüyor buradan. Yarın bu saatlerde bizde oralarda olacağız.

Geldiğimiz günden beri önce Kafkas dağları üzerinin her iki yanından toplanmaya başlayan bulutlar, yavaş yavaş çoğalarak Elbruz’u öğlen saatlerinde kapatıyor. İlerleyen saatlerde dağ yüzünü gösterse de; o kapalı kaldığı saatler yinede insanı ürkütüyor. Ya açmazsa? Ya insanlar fırtına içerisinde kalırsa?

Bugün biraz daha erken toplanmaya başladı bulutlar. Havada fırtına kokusu var gibi. Gelse ve gitse yine sessizce. Sinsi olmasa? Gelse ve kalmasa? Zirve için yedek bir günümüz olsa da, bir an önce yukarıya gitmek için sabırsızlanıyorum galiba.

Kamp yerimiz kalabalıklaşmaya başladı. Ukraynalı bir grup daha geldi. Uzaktan gördüğüm kadarı ile bir taraftan da eğitim yapıyorlar galiba. Düğüm çalışıyorlar ellerinde ip parçaları ile.

Matlarımızı buzun üzerine atıp güneşlenmeye başladık. Ve çekirdek çıtladık tabi. Sonra tansiyon ölçümleri, enerji yiyecekleri ve fotoğraf çekimleri… Gözüm gidip gelip Uşba’ya takılıyor. Yok yok boşver beni zorlar…

Tansiyon ölçümümüz esnasında tam yüklü olarak yakınımıza gelen Rus dağcı kendisine de ölçüm yapmamızı istedi. Ve Konuralp ile diyalogunda burnunun kanadığından bahsetti. Yaptığımız ölçüm korkunçtu. İnanılmazdı. Yüksek tansiyonu 20’yi gösteriyordu ve burun kanaması normaldi. Üç kişilerdi ve sanırım yukarı kampa gitmeye niyetlilerdi. Ancak burun kanaması nedeni ile alçalarak Priut 11’de kalmaya karar vermişlerdi. İlerleyen zamanda yeni ölçüm yaptığımızda tansiyon normale yaklaşmıştı.

Bu arada İsmail kampa geldi. 5200 metreden geri dönmüş. Çok yorulmuş. Murat ve Selim devam etmişler. Ve akşamın ilerleyen saatlerinde yorgunlukları ile onlarda geldiler. Zirve tamamdı, kutladık. Artık sıra bizdeydi…

Hava kapattı. Önce kar olarak düşen yağış bir süre sonra yağmur’a döndü. Gökyüzü ve dağlar bilumum kapalı. Yağmur kara döndü. Hava açmaz ise yedek günü bekleyeceğiz. Ara sıra çadırdan başımı çıkartıp yukarılara bakıyorum. Umut yok gibi.

İşte nihayet bir yıldız gördüm. Hava açacak gibi. Girdim tulumun içerisine; uyumam lazım, gece yolculuk var. Keçiler saydım durdum yine. Yine en çok o kara keçi atladı çitin üzerinden. Kim bilir beklide hep onu saydım sayılar arasında… Ukraynalılar marş söylüyor galiba uykusuzluğum arasında. Yağış durdu. Yağmasın artık. Hava açsın ve gidelim. Nasıl yapmalı ne etmelide gidebilmeli Elbruz’a… Sırtüstü uzanmış, başı geriye doğru gitmiş ve iri göğüsleri gökyüzünde yatıyor şimdi orada, Tam 1600 metre yukarıda… Uyumuşum.

Saatin sesi ile biraz daha tembellik yaptım tulumdan çıkmadan. Biraz daha uyusam mı? Dışarıda yağış sesi yok. Çıkartıyorum başımı dışarı, gökyüzü yıldız dolu. Gülümsüyorum. Sonra çorba için sıcak su ve çadırda Yasemin ile kahvaltı. Çantalar hazır zaten. Zaman yola düşme zamanı. Zaman Elbruz’a zirve zamanı. Nasıl yapmalı sorularının unutulduğu zaman. Zaman eylem zamanı…

Saat 02:15. Kampı terk ediyoruz. Kramponlarımız ayağımızda ve ancak geri dönüşte çıkacak ayağımızdan. Kazmalar henüz çantaya bağlı ve yükseliyoruz yavaş yavaş. Ayaklarım mesli botlara rağmen üşüyor. Parmak uçlarım sanki benim değil. Tırmanış ilerledikçe ısınacağını düşünüyorum. Zaten birkaç saat sonra güneşte doğacak. Sonra tüm gün güneş altında olacağız. Pastukhova kayalıklarını geçtik. Kayalıkların çevresi çadırlarla dolu. Bazılarında yola çıkma hazırlıkları yapılıyor. Ve gecede derinden alınan nefesler ve esen rüzgarın sesi var. Ayaklarım üşümeye devam ediyor. Artık parmaklardan da ileriye gitti hissizlik. Hava aydınlanmaya başladı. Güneş sağ tarafımızdaki sırttan göründü görünecek. Ve benim ayaklarım ile ilgilenmem lazım. Önden giden arkadaşlara durumu iletip, çantamı karlar üzerine bırakarak oturuyorum. Çantamda yedek kalın çoraplar var. Botları çıkartıp bir süre ayaklarımı ovaladıktan sonra çorapları giyiniyorum. Daha iyi gibiler. İlerledikçe hissin artacağını düşünerek ilerlemeye devam ediyoruz. Diagonal hattayız. Uzun ve zahmetli bir geçiş. Sağ tarafımız Elbruz’un küçük zirvesi. Kocaman bir kütle gibi duruyor. Başımda hafif bir ağrı var. Uykuyu yeterli alamadığımı düşünüyorum. Bir saat daha uyuyabilsem iyiydi. İlerliyoruz. Konuralp ve Yasemin biraz öndeler. Soner ile biz arkadan geliyoruz. Nihayet Saddle denen bölgedeyiz. İki zirveyi bir birine bağlayan “degaje” bölgesi. Mola ve dinlenme bölgesi. Diğer ekiplerde burada mola vermişler. Ve bir çok ekip çantalarını burada bırakarak zirveye devam etmiş. Başım ağrımaya devam ediyor. Benzer belirtiler arkadaşlarımda da var. Fazladan bende derin bir uyku hali var ayrıca. Bitirsek ve gitsek çadıra derin derin uyusam. Çantaları Saddle’de bırakmaya ve gerekebilecek malzemeleri bir çantaya toplayarak yanımıza almaya karar veriyoruz. Konuralp çantayı yükleniyor ve başlıyoruz zirvesi görünmeyen kütleye bir dik tırmanışa. Güneş ve çevrenin bitmez tükenmez beyazlığı çok rahatsız ediyor. Sırta nihayet çıktım. Hani zirve nerede? Ben buraya çıkınca zirve ile karşılaşacağıma kendimi şartlandırmıştım oysa? Yasemin ve Konuralp görünürde yok. Soner ise az ileride. Solda görünen yükselti iyi ki zirve değilmiş diye geçiriyorum ilerlerken içimden. Ve önümdeki küçük sırtı aşınca zirveyi görüyorum. Nihayet! Çok yoruldum ve çok uykum var. Sanki akşamdan kalma gibi çakır keyif hissediyorum kendimi.

İşte zirvedeyiz. Zirvedeyim. Bu güne kadar en zorlu çıktığım yerdeyim. En yüksek değil elbette. Demavent Elbruz’dan bir 30 metre daha yüksekti ve iki sene önce oradaydık. Zirve noktası yamalı bohça gibi. Hergelen bir şey sarıp bırakmış. Soner ise Tibet’in göbek bağını gömüyor bir seremoni ile. Ve fotoğraf, video çekimleri. Biraz dinlenme ve geri dönüşe hazırlık. Bir an önce gitmekte fayda var çünkü bulutlar yakınlaşmaya başladı bile. Fazla hızlı olmayan bir inişle Saddle bölgesine geliyoruz. Çantaların yanında yine bir mola vererek bir şeyler yiyor ve içiyoruz. Pek iştahımız yok gibi. Devam ediyoruz…

Diagonal’dan inerken sis bastırıyor. Aslında sis değil dağı ve bizi çevreleyen bir bulut bu. Bulutlara dokunarak yürüyoruz. Ve hava kapatıyor tipi başlıyor sonra. Pastukhova kayalıklarının üzerine kadar birlikte yürüyoruz ekip olarak. Sonra ben izin isteyerek hızlandım. Yolda akan bir buz deresinden sularımı doldurarak kendimi kampa attım. Çok yorgun ve uykusuzum. Ve yükseklik sarhoşuyum. Uzansam uyusam yirmi dört saat hiç uyanmasam… Arkadaşların her an geleceklerini ve aç olduklarını bildiğim için hemen su ısıtıp, yemek hazırlıklarına girişiyorum. Bir tencere dolusu makarna herkese yeter. Bununla idare etsinler artık. Yarın akşam onlara “şaşlık” ısmarlarım Azau’da… Bekliyorum gelen giden giden yok? Meraklanmaya başlıyorum. Bu ana kadar iki kez gelmeleri lazımdı, yoklar. Ayaklarım çadırın dışında uzanıyorum tulumun üzrine doğru, derken geliyorlar… Ve yemeklerini verdikten sonra atıyorum kendimi tulumun içine, uykunun derinliğine pes ediyorum.

7 Ağustos Cumartesi. Gökyüzü pırıl pırıl. Arada bir gözümü açsam da, gece güzel bir uyku çektim. Dinlenmişim. Ancak sarhoşluğum devam ediyor. Yine akşamdan kalma gibiyim. Aşağı inince geçer diye düşünüyorum. Bir taraftan bir şeyler atıştırırken, bir taraftan da toplanıyoruz artık. Anadak’lı arkadaşlar biz dağdayken toplanıp indiler. Ve aşağıda muhtemel karşılaşacağız. Onlarda aynı yerde kalıyor çünkü. Çadırları söküyoruz ama gözümüz karşı sıra dağ gibi duran silsilede. Muhteşem görüntüde, Uşba’da. Gidip gelip fotoğraflar çektiriyoruz, çekiyoruz.

Ve iniş zamanı. Çantalar sırta ve son bir grup fotoğrafı yamaçta. İlerliyoruz Garabashi’ye doğru. Yanımızdan yine dağa çıkanlar, dağdan dönenler geçiyor. Paletli kar araçları dolmuş gibi çalışıyor. Garabashi’de kalabalık bir genç grup var. Kızlar bikini ile fotoğraf çekiniyor karlar üzerinde. Sonra atlıyoruz sıra ile teleferik dizisine ve Azau’ya iniyoruz. Dağ ve macera yukarıda kaldı. Maceranın bu bölümü sona erdi.

Larissa’nın motelindeyiz işte yine. Duş alıp paklanacağız. Şaşlık yiyecek ve 5642 markalı biradan içebileceğiz. Eski odamız dolu. Murat’lar kalıyor. Selamlaşıp ilerleyen saatlerde Terskol’ birlikte gitmeye karar veriyoruz. Yemek yiyecek ve kutlayacağız.

Azau’dan Terskol’e yürüyerek gidiyoruz. Baksan vadisi’nin bu taraftan girişi olan Azau’dan itibaren yürüyoruz. İki tarafımızda ağaçlık ve dağlarla çevrili. Yukarılardan dökülen buzul şelaleleri aşağıda ki nehre karışıyor… Yol bitmez bir güzellikle çevrili. Zaman nasıl geçiyor anlamıyoruz. Önce bir miktar dolar bozup ruble alıyoruz. Sonra bir lokantaya dalıp yemeklerimizi sipariş ediyoruz. Terskol pizzası, şaşlık ve 5642 elbette… Burada tanıştığımız Yakub’un bir süre Trabzon’da kaldığını öğreniyoruz. Birkaç ay kalıp Tömer’de dil öğrenmiş. Amacı okumakmış ama eğitim masraflı olmaya başlayınca geri dönmüş. Bölgede hemen hemen herkes ile anlaşabiliyoruz. Balkar Türkleri ile anlaşacak kelimelerimiz genelde oluyor. Türkiye’den gittiğimizi anladıklarında hemen Balkar olduklarını söylüyorlar… Ve artık geri dönüp dinlenmeye çekilme zamanı. Geldiğimiz yolu o yorgunluğumuza rağmen yine yürüyoruz. Yol yürünesi güzellikte çünkü. Durak, Madam Larissa’nın moteli ve uyku…

Pazar günü gecemizi de Azau’da geçirmeye karar verdik. Çünkü Nalchik’te oteller çok pahalı. Bir taksici ile anlaştık, Muhtar Cebel. Muhtar emekli bir polismiş. Taksicilik yapıyor ve Türkiye’de bir süre kalmış. Dil olarak gayet iyi anlaşıyoruz. Pazar sabahı Muhtar bizi motelimizden aldı. Ve Nalchik’e doğru yola çıktık. Günümüzü hem Nalchik’te hemde güzergahımızda ki görülebilecek yerleri dolaşarak geçirdik. Hoş lisanı ile Muhtar Pazar günü süresince bize rehberlik yaptı. Sonra yine Azau ve motelimiz.

Pazartesi. Artık maceranın bu bölümü de bitiyor. Gitme zamanı ve Madam Larissa ile vedalaşıyoruz. Azau ile de. Bir önceki gün konuştuğumuz Muhtar, Nalchik havaalanına bırakması için bir minibüs ayarlamış bizim için. Ve yolda bir önceki akşam uğrayarak soluklandığımız bir köyde sabah kahvaltımızı yapmak üzere yola çıkıyoruz. Azau’yu terk ederek Baksan vadisinde ilerliyoruz. Muhtarın söyledikleri geliyor aklıma; Terskol, Ters kol demektir. Baksan, Bak sen demektir. Düşündün mü? (Anladın mı?) Gülümsüyorum…

Nalchik havaalanındayız. İşlemler sonrası son kontrolde Polisin azizliğine uğradım. Pasaporttaki fotoğrafı bana benzetemeyince bir süre beklettiler. Yanımdaki başka kimlikleri göstermek işe yaradı sanırım ki, nihayet mührü basarak yol verdi.

Geliş yolunda en son sağ sıra cam kenarında bindiğim uçağın; dönüş yolunda ise, en ön ve sol cam kenarında oturarak yolculuğumu tamamladım. Ve Nalchik’ten havalandıktan bir süre sonra penceremde görünen Elbruz’a el sallayarak vedalaştım… Yükseklik sarhoşluğumu memlekete götürüyordum artık.

Yüzüm dağlara dönüktü ve dağlar benimdi…

Cem Ergün