Emler Batı Yüzü Çift Kat Kulvarı

Karayalak Vadisi’ni, Yedigöller’e bağlayan kapıya yakın bir yerlere kampımızı kurduktan sonra küçük bir keşif yapmak üzere yola çıktık. Gireceğimiz rotanın son noktalarını geçen bahar farklı bir rotadan, Kayacık zirvesi üzerinden tırmandığımız için biliyorduk. Ama bu gireceğimiz rota hakkında daha önce tırmanıldığına ilişkin bir kayıt veya rapor göremediğimizden, bizim için tam bir bilinmezdi.

Ben, Hayri ve Ozan küçük bir keşif için yola çıktığımızda; yanımızda sadece batonlarımız vardı. Vadi sessiz ve terkedilmiş karlar ülkesindeki yalnızlığı içerisindeyken, biz beyaza kesen dünyaya ses olmuş, yerdeki vahşi hayvan izlerinde doğayla bütünleşmiştik. Klasik rotadan gidenler bilecektir. Karayalak Vadisi biter ve döne döne bir patikadan yükselmeye başlarsınız. O yol sizi Çelikbuyduran’a ve Yedigöllere götürdüğü gibi; önünüzde başka zirvelerin kapılarını da açar. Ama bizim yolumuz kapıdan geçmiyordu. Kapının sol yanından devam edip, sanki bir merdiven altına doğru devam ettiğinizde, sol yandan yukarı çıkıp; Kayacık vadisi ile birleşen kulvar bize yol olacak, açılacak ve zirveye ulaşacaktık. Kamptan çıkıp rota başına geldiğimizde karşımızda görünen, bir el ayası gibi çukurlaşmış bir görüntü ve ağır ağır açısını artırarak yükselen büyüleyici bir kulvardı. Bizim bu faaliyette bilinmezimiz, kapımız bu el içinden yükselen beyazlıktı.

Rotanın güzelliğine dalmış düşünürken; vadiden Çelikbuyduran’a doğru giden yolda sanki bir gürültü, haykırışlar, çığlıklar duyar gibi oldum. Birileri bağırıyor muydu ne? Akan karın altından çığlıklar mı geliyordu? Soner son gülümsemesi için kimin fotoğraf makinesine poz vermişti? Ya da Nilgün? Zümrüt’ün saçları beresinden çıkarak alnına mı düşmüştü? Sahi, Bahar kamptan çıkmadan önce içtiği çayın tadında neler hissetmişti? Şimdi çığlıkları geliyor gibi. Aynı gün değil belki, ama mevsim aynı, zaman aynı, beyazlık aynı. Gökyüzü aynı… Üç yıl önce yaşamlarını yitirdikleri yere onlar için gelmiştik. Genç nefeslerine bir tırmanışla nefes olmaya, özledikleri bir dağ hikayesi ile onları anmaya, bu sevdayı anladığımızı anlatmaya gelmiştik. Onlara ve bütün dağ dostlarına, dağlarda yaşamını yitiren, seyircisiz ve sadece kendileri için dağları, doğayı severken giden tüm dostlara…

Rotanın başından gittikçe artan bir tırmanışla yükselirken bir taraftan da kar durumunu inceliyorduk. Yer yer sertti. Bazı yerlerde yumuşaklıklar olsa da bu kar oturmuş ve risksiz gibiydi. Yine de her olasılığa karşılık mesafeli yürümeye ve iki yanımızda yükselen kayaların arasında ses çıkarmamaya dikkat ediyorduk. 45-50 derecelerde olan rotamız, ilerden sola döndü. Sonra ortaya aldığı bir kaya sonrasında sağa doğru dikleşerek devam etmeye başladı. Girişi görmek için gelmiş ama rotanın güzelliğine kendimizi öylesine kaptırmıştık ki; yavaş yavaş kararan havanın farkına geç varabildik. Yanımıza olası bir durumda kullanabileceğimiz hiçbir malzeme almadığımız gibi, kafa fenerlerimizde yoktu. Yardım isteyecek telsiz de. Aynı yoldan dikkali ve yine aynı adım izlerine basarak mesafeli ve sessizlik içinde inerek; kampa doğru yollandık.

Kampımız 2300 metrelerde ve Karayalak Vadisinin içerisindeydi. Mehmet’in traktörü ile gidilebilecek en uygun noktaya kadar Sakartaş üzerlerine kadar gitmiş, oradan vadiye geçerek uygun olduğunu düşündüğümüz tabana çadırlarımızı kurmuştuk. Vadi yakalarında, akacak ve bize sorun yaratacak kar yoktu ve o anlamda rahattık.

Kampa ulaşıp, diğer arkadaşlarla sabah saat 05:00’de kampı terk ederek rotaya girmeye karar verdik. Hava aydınlanmaya başladığında, bilmediğimiz rotanın içinde olacaktık ve daha iyi görecek, tehlikelerden uzak olacaktık. Çadır arkadaşım Hayri ile hemen akşam yemeği hazırlıkları yaptık ve sonrasında çantamızı hazırlayarak kendimizi gökyüzünde ki yıldızlara ve ayın çağrısına bırakarak uyumaya çalıştık. Gözlerimin kapanıklığı bir çadırda çalan telefonla şekil değiştirdi, sonra aynı kapanıklığa ulaştı, bir telefon sesi daha… Artık uykum yok. Bütün gece vadileri ziyaret etmiş kara koyunların çitten atlayarak kaçışlarını sayabilirim. Uyumuşum.

Sabah kalkıp, son hazırlıklardan sonra dışarı çıktığımızda; dün gece ki o güzel hava gökyüzünde yaşamaya devam ediyordu. Bu iyi dedim kendi kendime. Hava bozmazsa aynı gün geri inebileceğimiz hesapları yapıyordum çünkü. Ve gerimizde; çadırlar ve yedek kıyafetler dışında başka eşya bırakmayarak rota girişine doğru ilerlemeye başladık. Yer ekibi olarak kampta kalacak Gönül ve Mahir de rota girişine kadar bizimle gelecek ve nereden gittiğimizi göreceklerdi. Soğuk olmayan bir hava, yumuşak kar ve gittikçe dikleşen bir rota. Bu risk demekti. Kapıya yaklaştığımız sıralarda, pek yüksekliğe alışamayan Mahir küçük bir baş dönmesi yaşadı. Kampa dönmesinin daha doğru olacağını düşünerek geri dönmelerini ve ilk telsiz temasımızı saat 08:00 gibi yapacağımızı söyleyerek ayrıldık. Yol uzun ve bilinmezliklerle doluydu.

Ozan öne geçti. Önceki akşam bastığımız ayak izlerini takip ederek ve mesafeli bir şekilde yükselmemizi sürdürdük. Parkur neredeyse birbirinin aynısıydı. Bazen sert, bazen toz kar. Genelde kaya diplerine yakın olmaya, ortalardan gitmemeye ve karı kesmemeye dikkat ederek yola devam ettik. Hava aydınlandı. Sırtımızda Eznevit’in doğu yanı duruyor. Kısa molalarla, ancak zaman zaman iyice dikleşen rotada o bölgeyi sıra ile geçmeye, en küçük bir dikkatsizlikte sorun yaşayacağımızı bilerek ilerlemeye, yükselmeye devam ettik. Alt ekiple telsizle haberleşmeye çalışmamız başarısız olunca, hem İstanbul’da ki Enis’le, hem de alt ekiple telefonla iletişim kurmaya başlıyoruz. Bütün hatlar rota boyunca sorunsuz çekiyor gibi.

Saat 10:00 sularında birden karşımıza çıkan 6-7 metrelik bacaya benzeyen bir duvar bize oyun oynamaya başladı. Önce sağ taraftan yükselerek arka tarafa inmeyi düşünsem de bu aşırı risk demekti. Sonra emniyet kemerlerimizi giyerek, bacadan tırmanmaya karar verdik. Hayri ve Ozan’ın birlikte aldığı emniyetle bacayı tırmanmaya başladım. Tutamak ve ayağıma destek olacak pek bir yer olmamasına rağmen klasik baca tırmanışı ile rahat bir şekilde yükselerek kayayı geçtim. Sonra yukarıdan aldığım emniyetle; Hayri ve Konuralp sorunsuz bir şekilde yukarı geldiler. Sonra çantalar ve Özgür ile Ozan. Bütün bunlar olurken biraz zaman kaybettik tabi ki. Bu noktada aynı zamanda dinlenme olanağı da bulmuş olduk. Ve vadi ağzı henüz görünürde yoktu.

Yola devam. Neredeyse birbirinin aynı olan kulvarda ilerliyoruz artık. Kar bazen yumuşuyor bazen sertleşiyor. Bu alanı krampon kullanmaksızın sadece kazma ile geçtik. Sonra yolumuzu hafiften kayacık eteklerine doğru çevirerek, kulvardan çıktık. Artık ayağımızda olan kramponları bazen kayada, bazen buz alanlara saplayarak yükselmeye, bir an önce vadiyi görebilmek için sabırsızlanarak yola devam ettik. O sırada, Aladağlara aynı otobüste geldiğimiz 4 kişilik İTUDAK ekibi, klasik batı kulvarından Kayacık zirvesine ulaşmış, inişe geçmişlerdi. Vadide çok kar olduğunu, Emlere gitmekten vazgeçerek inişe geçtiklerini söyleyerek geldiğimiz kulvar içinde kaybolup gittiler. Bu arada rüzgar yavaş yavaş hızını artırmış, bir şeyler dönmeye başlamış gökyüzü desen gibi bulutlarla dolmuş gibiydi.

Kayacık vadisine ulaştığımızda, vadi sislenmeye başlamış ve Emler zirvesi görünmez olmuştu. Bir süre kayacık zirveye yakın ilerleyerek, sisler içerisinde iyice kaybolmaya başlayan Emler sırtına doğru vadi içinde yürüyüşümüze devam ettik. Görüş alanı iyice düşmüş, kar yapısı daha bozulmuş ve oldukça dik ilerlemeye başlamıştık. Önde ilerlerken birkaç yerde gördüğüm çatlaklar bir an için keyfimi kaçırsa da daha dikkatli olarak ilerlenmesi konusunda arka tarafı uyararak devam ettim. Üst tabaka birkaç santim kardı ve basınca kırılıp altta ki toz kara gömülüyordum. Bu riskti. Hem de fazla risk. Her an daha güçlenerek artan rüzgar, bazen alıp savuracakmış gibi zorluyor ve yol bir türlü zirveye ulaşamıyordu. Zaman akşama yaklaşmış ve zirveye çıkamadan karanlık iyice ineceği, sırtta veya zirvede bivak sorunu yaşayacağımızı düşünerek alçalmaya ve uygun bir yerde geceyi geçirmeye karar verdik. Rüzgar her yöndeydi ve nereden estiği belirsizdi. Yüzümüze vurduğu karları hangi yamaçtan alıp savuruyordu oda belirsizdi.

Emler’in eteklerinde toplanmış karları kullanarak beş kişinin barınacağı bir mağara yapmaya başlasak da, bir süre sonra bu fikrimizden vazgeçerek, sadece baş kısmımızı sokacağımız bir oyuk hazırlayarak zemini indirdik ve düzelttik. Sonra kar eritip sıcak sıvı alarak sandviçimizi yiyerek karnımızı doyurduk. Ama esen rüzgar, her an soğumaya devam eden hava nedeniyle, bacaklarımızın titremesine engel olamıyorduk. Matlarımızı sererek, çantalarımızı üstü açık barınağımızın yanlarına yerleştirerek bivak torbalarımıza girdik. Bu gece uzun olacaktı. Gökyüzünde yıldız yoktu, sayılacak kara koyunda…

Bir önceki gecenin sabahında, alt taraftan üşümemi sağlayan şeyin, patlak matım olduğunu anladığımda, bivaklarsak üşüyeceğimi düşünmüştüm ama yapacak bir şey yoktu artık. Uyku tulumum ile mat arasına çeketi, tulumun içine de polar montumu sererek, alt taraftan gelecek soğukluğu izole etmeye çalıştım. Ve sanırım bunda başarılıda oldum. Bir süre sonra başlayan yoğun kar yağışı, gecenin bize bedel ödetmeye çalıştığının işareti gibi geldi. Ve sürekli bir birimizi kontrol etmeye seslenmeye başladık. Saatler geçmek bilmiyor ve üzerimizde kar her an daha çok birikiyordu. Zaman zaman sağa, sola kımıldayarak üzerimden yanlara akıttığım karları alta doldurmaya başladım. Yapacak bir şey yoktu. Sürekli kalkıp karları kürümenin bedeli daha ağır olabilirdi. Sırtıma doldurduğum karlar sayesinde neredeyse dik oturur konuma gelmiştim. Ayaklarımı topladığım yer karlarla dolmuş, üzerime ağırlık iyice çökmüştü. Sol yanımda ki Hayri kenarda olduğu için üzeri 60-70 cm kar ile dolmuş, sadece başının bir bölümü nefes alacak şekilde dışarıda kalmıştı. Konuralp, Ozan, Özgür ise yine aynı, karlar altındalar…

Saat 19:00’da girdiğimiz uyku tulumlarında saatleri sayar olduk. Zaman ve gece geçmiyor. Ancak aklımız zirveden de kopamıyor. İçimizde bir umut ile havanın açmasını ve zirveyi yapıp klasik rotadan inmeyi düşünüyoruz. Sabah saat 06:00 gibi kalkmayı ve bivak alanını ya zirveye yada kamp alanına dönüş için terk etmeyi hesaplıyoruz. Kar dinmiyor, rüzgar hız kesmiyor. Sabah her durumda beklemeden inmek lazım. Elbiseler ıslak ve üşüyoruz. Bir kişide bir sağlık sorunu yaşasak aşağı indirmek büyük zorluk olacak.

Saat 04:00. Susadım. Su çantamda kaldı. Tulumun içine alsam içerdim. Uzanıyorum dışarı, bivaktan nefes almak için bıraktığım açıklıktan bir tutam kar alıp ağzıma atıyorum. İyi geliyor, sonra bir daha… Ozan bir ara karları atmak için kalktığında, eldivenini bulamadan bu işi yapınca, ellerini çok kötü üşüttü. Isınamıyor bir türlü. Herkes ıslak ve üşüyoruz. Bivak torbasının açık bıraktığım yerinden dışarı bakıyorum, ileride ki kayalar görünüyor. Fırtına sanki dindi gibi diye düşünüyorum ama yanılıyorum. Bana inat suratıma suratıma karları savurmaya devam ediyor.

Saat 06:00. Fırtına devam ediyor. Artık kalkmak ve dağı terk etmek zamanı. Kalmanın bir anlamı olmadığı gibi, yollar daha fazla karla dolmadan gitmek lazım. Taze karın kuracağı tuzaklara yakalanmadan, geldiğimiz rotadan geri inmeliyiz. Kalkıp üzerimizdeki karları temizliyoruz. Hayri; çığ altında kalmak ne demekmiş çok iyi anladım diyor. Üzerimize ve yanlarımıza inen karların ağırlığı, kısa surede sertleşmesi hareket etmeyi engelliyor. Hızla toplanmaya başlıyoruz. İlk iş tulumların içinden botları çıkarıp giyinmek. Sonra bir metre kar altında kalan çantaları çıkartmak ve malzemeleri yerleştirmek. Hızla toplanıyoruz. Daha birkaç saat önce açılan kayalıklar yine görünmez oluyor. Fırtınanın getirdiği karlar yüzümüzü ellerimizi dövmeye acıtmaya devam ediyor. Bivakların altı kar dolu. Matlar 40-50 cm kara gömülmüş, bulmaya çıkartmaya çalışıyoruz. Hızla bölgeyi terk edip kulvarlara girmeliyiz. En azından rüzgar orada böyle dövmez desek de bir süre sonra yanıldığımızı anlıyoruz. Rüzgar aynı şerrefsiz rüzgar ve acıtmaya devam ediyor. Artık adına çift kat dediğimiz, bir daha bu rotaya gelmem diye Davos esprileri yaptığımız kulvardan dikkatli ve aralıklı olarak alçalıyoruz.

Çıkışta karşımıza çıkan bacadan iniş için emniyet noktası oluşturarak inmeye başlıyoruz. Ancak son inecek kişiden sonra ipi bırakmak zorunda kalacağız. İpin kısa olması, yanımızda sikke olmaması, yakın bir noktadan emniyet alabilecek yer olmayınca, bırakmaktan başka yol kalmıyor. İpi bırakıyor ve ayrılıyoruz. Fırtına tüm gücü ile devam ediyor. Geldiğimiz izler çoktan yeni yağan karda kaybolmuş. Dikkatli ve sağlıklı bir iniş için bütün çabamızı kullanarak nihayet aşağıya, rota başına ulaşıyoruz. Yorgunuz, açız, susuzuz…

Adımlar artık daha yavaş atılıyor. Bitik vaziyetteyiz. Uzaktan gördüğümüz çadırlar, her adımda daha büyüyor. Ve sıcak su diye bağırıyorum dönüşümüzü haber vermek için çadırlara doğru. Gönül ve Mahir geldiğimizi anlayınca yardıma geliyorlar. Merak etmiş, kaygılanmışlar. Su zaten hazır ve sıcak sıvı içimizi ısıtıyor.

Kampta fazla kalmamaya karar veriyoruz. Tulumlar ve elbiseler ıslak. Bir an önce aşağı inip Alabalık çiftliğinde değiştirmeye karar vererek, toplanıyoruz. Yavaş yavaş, Sokulunun altında ki yolda bekleyen Mehmet’in yanına doğru ilerliyoruz. Artık dengeli adım atamıyoruz. Islanan kaz tüyü tulumlar, çantalar, kıyafetler külçe gibi ağır. Bitsin artık şu son adımlar…

Balık tesisindeyiz. Ve çalışanların yaşadığı odada gürül gürül yanan sobanın başında yorgunluk atıyoruz. Kıyafetleri değiştirip, dağınık çantaları topluyoruz artık. Islak botlar sobada kurutuluyor ve Alabalıklar bol salata, bira ve gazozlar eşliğinde yeniyor. Sonra biz açlar için Niğde’de Adana kebaplar yeniyor birde. Hem de birer buçuk porsiyon. Ve hareket saati gelen otobüsümüze binerek “Bu Nasıl İstanbul” diyerek, şehre ve sürgünümüze geri dönüyoruz.

Yüzümüzde gülümseme hep olsun…

Cem Ergün