Sultandağı diye bir yer…

“Ağaçsız ve sert çarşak bir alandan yan geçerken yukarıdan Dilek’in sesini duydum. Kayıyordu ve “bacağım” diyordu. Yakın mesafede olması ve zemin açısının çok fazla dik olmaması nedeni ile çok rahatlıkla yanımda durdu. “Ses geldi bacağımdan çok acıyor” dedi…”

Sultandağları Akdeniz bölgesinde ve Torosların uzantısı olan, çevresi göllerle çevrili bir dağ silsilesi… Bir yanında Beyşehir Gölü, diğer yanında Eğirdir… Önü Eber…

Deresenek köyü, Eber Gölü’nün güneyinde; bir yanı Sultandağı diğer yanı Çay ile çevrili bir beldedir… Ve ardında Sultandağları’nın en heybetli zirvesi Gelincikana (2675 mt.) yükselir… Köy ile Zirve arası bir vadi ile bağlanır birbirine ve yemyeşildir…

2011 yılında Gelincikana zirvesine dört arkadaşla yine kiraz mevsiminde tırmanmış ve hem dağın hem kirazın tadını unutamamıştım… O nedenle bu sene aynı mevsim ve zamanda dağı ve kirazı ziyaret etmeyi kafama çoktan koymuştum bile…

İlk çağrıya ses veren sesler yitti gitti bir süre sonra. Aylardan kirazdı ve ay henüz dolunaya dönmemişti.

Tarih gelip çattığında bir ben birde dağ sevdası ile bekleşen Dilek kaldık gidecek. Zaman temmuza döndü dönecek, dağ beklemekten ve sessizlikten bunalmış gibiydi.

Dağın klasik ve sürekli gidilen rotalarının başında Çukuryayla geliyor. Çukuryayla için Deresenek köyüne ulaşıyor, köyün sağ sırtında yükselen toprak yoldan devam ederek yaylaya geliyorsunuz. Zirve için ise buradan yola çıkarak dört saatte gidip 2 saatte geri dönüyorsunuz. Veya, Yakasenek Köyü’nden traktörle yola çıkıp, uzun süren bir yolculuk ile dağın eteğinde bulunan mağaradan yükselip bir saatte zirvede oluyor ve hedefe ulaşıyorsunuz…

Çukuryayla’ya gidip gelmenin maaliyeti 300 TL. Sadece gidişin oluru 125 TL. Son pazarlık 100 TL. 5 km kadar sürecek bir yolculuk için çok para…
Rotayı yeniden çizdim kendimce. Nasılsa iki kişiyiz fireler sonrası… Önce Deresenek’e otobüs ile. Sonra vadi içinden devam edip içerilerde bir yere kamp atmak ve oradan yükselmek… rota kabaca Google ile çalışıldı ve bir şeyler keşfetme isteği ile şekillendi… Gün macera zamanı…

58 TL tutarla aldığımız bilet ile gece vakti Şehri İstanbul’u terkettik… Deresenek’e indiğimizde sabah daha yeni sıcaklık yüklüyordu her bir yana. Köyden kiraz bahçelerine traktörler ve patpatlar akıyor, gündelik işçilerini ve toplayıcıları taşıyordu henüz kiraz borsası hareketliyken.
Uykulu yüzler bir bana baktı bir Dilek’e. Sırtımızda ki çantalara? Ne için gelmişliğimize? Ve akıp gittiler mevsimin tadını yakalamaya… Bizde onlara baktık. Uykulu gözlerine. Yorgun bedenlerine… Güneşten yanmış gülmeyen yüzlerine…

Daha üç adım atmıştık ki; paptatı ile bir genç yanımızda durdu. Atladık üzerine yukarı mahalleye doğru yol aldık. Gebze’de yaşıyormuş. İzne gelmiş kiraz toplamak için. Sonra inip tam yürüyecekken bir traktör daha durdu yanımızda… Daha iki hafta önce dağa çıkmış bir doğa sever, zaman buldukça yükseklerde yürümeyi seviyormuş. Eski Deresesenek köyünün olduğu yerden biraz ilerine bıraktı bizi. Su kaynağına su almaya geliyormuş meğerse. ve yüklendik çantaları vadinin henüz yeni başlayan yüzünden derinlerine doğru yürümeye başladık. Günün güneşi alçak yükseltilerle kesiliyordu ve yanıbaşımızda akan derenin suyu yinede rahatsız edecek kadar çoktu…

Vadi boyu sahipsiz ağaçlar ile dolu. İlk durak bir dut ağacı. Ve kahvaltı niyetine önce onunla başladık. sonra kirazlar ve dereden akan berak su üzerine…

Vadi diplerine ve muhtemel rotamızın başlangıç noktalarına ulaştığımızda; dere kenarında kamp alanı bakındık… İlk bulduğumuz yerin tabanı iyi değildi. Bir diğerinin taşlarını atarken altından akrep çıktı. Ve başka bir yerde komşuluk yapabileceğimiz bir yılan kendi halinde güneşleniyordu. Tırstık…

Sonrasında bulduğumuz yer mükemmeldi. Yemyeşil otlar üzeri ve ardımızda çam ağaçları. Suyun rahatsız edici sesinden uzak, gökyüzü yıldızlarını engelleyecek ışıksız ve esintinin çıkardığı sesler…

Çadırımızı kurduk. Çok olmasada yorgunluk var. Ve uykusuzluk… Çayımızı içip birşeyler yedik ve güneşin alçalmasını bekledik sonra… Gün serinlemeye biraz başladığında tahmini rotamızı tesbit etmek üzere dere yatağından yükselmeye başladık. Sonra dereden çıkıp sol yanında ki tepeye yöneldiğimizde yine kirazların daveti ile karşılaştık…

Yukarıdan yaptığım gözleme göre en doğru rota dere yatağından yükselmek ve dip yerlerden bir noktadan sağda bulunan kütle üzerinden devam ile Çukuryayla’dan gelen ve yukarı yayla ile birleşen noktaya çıkmak en doğrusu olacaktı… Rotayı kafaya yazıp kampa geri döndük.

Günümüzün bu akşam saatlerinde yemekte genelde dağda yapmadığım iki şey var. Sucuk ve şarap. Belki sucuk pek değil ama içinde bulunduğumuz otlar, çiçekler, böcekler, yakınımıza gelen tavşan ile şarap tam burada içilecek şey…

Gün bitmek üzere… Güneş çoktan külhanbeyliğini serinliğe devretti. Çam ağaçlarında sessiz sedasız bir esinti yıldızların parlaklığında kaybolurken çantayı hazırlayıp 03:00’te uyanmak üzere yorgunluğumuzu uykuya emanet ettik…

Saat çaldıktan sonrası genel klasik tırmanış öncesi. Kahvaltı, çay, giyinme ve 04:00 kampı geceye terkediş… Yıldızlar çok olsada ay yoktu. Gece sessizdi ve ardımızda ki orman arada bir ses veriyordu.

Dere yatağından yükselerek ileri bir noktadan sağ kütleye geçiş yapıp çukur yayladan gelen kayaların olduğu yere hedeflenmiştik… İlkşelaleyi geçtik. Sonra bir tane daha… Derken sağ kütle yükselmemize yanıt vermedi. Çok dikti ve çarşak bile olmayan kuru bir zemin vardı. denedik. Bir daha denedik. Bir daha…. Olmadı. Buradan bize yol yoktu… Çok zaman kaybetmiştik…

Geldiğimiz noktya doğru biraz indikten sonra yine yaptığımız denemeden sonu almayınca; önceki gün bakındığımız kütleden devam kararı alıp yola devam etti. Önce yukarıyayla sırtındaki kayalıklara, sonrasında dağın eteğine ulaştık. Derin nefes çekip soluklandık ve kapıya doğru yola devam ettik. İlk başta kapıya ulaşan yan geçişte yolu biraz kaçırsakta sonrasında toparlayıp kapıdan geçtik. Önümüz açıktı artık.  Ve zirveye ulaştık. Kaybedilen rota arayışı bize çok zaman kaybettirmişti ve zirve saatimiz 10:45 gibiydi.

Zirve defteri ve civarı yine uğur böceği istilası altındaydı… Yemek, biraz dinlenme ve manzara keyfinden sonra ağır ağır kapıya yönlendik bu kez ters tarafından.

İniş hedefimiz kapı sonrasında devam eden sırttan bir yan geçiş ile, aşağıda buluanan çoban bölgesi idi. Biraz alçaldıktan sonra hafif sol yapıp,  dipte olan hedefimize kilitlendik. Su molası ilk ağaçların başladığı dere yatağına yakın nokta idi…

Meşeler güvermeden ilk meşeye ulaştığımızda oturduk ve biraz uzunca mola verdik. Yolun çoğu gitmişti galiba. Ve yola devam edip hazır yakınına gelmişken biraz erkenden dere yatağına indik… Galiba yol artık kolaydı. İlerlemeye devam ettik.

Bir süre sonra karşımıza çıkan iki şelaleyi yanlarından geçişle geçtik. Ancak ikincisinde sırtımdaki çanta takılıp soru yaşatınca aşağıya yuvarlayıverdim. Yanına ulaştığımda ıslanmış, ağırlaşmış ve zahmet verecek gibiydi…

Sonrasında çıkış yok. İnmek için emniyet noktası yok. Geri dönüş ise hiç sağlıklı değil. Sağ yandan yükselmeye başladık. Az sonra rotalar ayrıştı ve sert toprak, çürük kaya zeminde Dilek’i göremez oldum… yukarı yaklaştığımda seslendim, ses alamadım. Bir hamle ile az ilerideki meşe dalını yakalayıp kendimi yukarı çektim… Seslendim Dilek’ten yine ses yok…

Olabileceği yere baktığımda 20-25 mt kadar aşağıda öylece kala kaldığını ve ilerleyemediğini gördüm. İyi değildi ve korkmuştu. Ağlıyordu ve bu gördüğüm ilk ağlamasıydı.
Çantamdan ipi çıkartıp bir meşeden istasyon kurup emniyet alarak ipi yolladım. Tutunarak yukarı çıktığında iple iniş yaparak bıraktığı yerden batonları alarak yola koyulduk… Bu kez riskin artık çok olduğunu gördüğümüz yerden dere yatağından değilde, ağaçlık alanın en dibinden dereye ulaşmak üzere devam ettik…

Ağaçsız ve sert çarşak bir alandan yan geçerken yukarıdan Dilek’in sesini duydum. Kayıyordu ve “bacağım” diyordu. Yakın mesafede olması ve zemin açısının çok fazla dik olmaması nedeni ile çok rahatlıkla yanımda durdu. “Ses geldi bacağımdan çok acıyor” dedi… Bir süre durum değerlendirmesi yaptıktan sonra, bu şekilde oradan inemeyeceğine kanaat getirip yan yukarı bir noktadan emniyet alıp ağaçlık bölgeye geçmesini sağladım.

Vadi dibine yakın bir noktadaydık ve telefonlar çekmediği gibi şarzımın bitti bitecek gibiydi. Dilek’in şarzı ise çoktan bitmişti…

Meşe ağaçlarından emniyet noktaları oluşturarak yaklaşık 300 mt. gibi bir bölgeyi Dilek’e ip ile iniş yaptırdım. Gün sonuna geliyordu ve bir an önce öncelikli olarak en azından kampa ulaşmalıydık. oldıkça zorlu bir uğraş ile dere yatağına indik. Çok acı çektiği yüzünden ve döktüğü yaşlardan belli olan Dilek, tüm acısına rağmen dere yatağında ağır aksak baton desteği ile ilerlemeye devam etti.

Ve öyle bir noktaya geldik ki; ardı ardına iki pis şelale. Yanlarından geçmek yükselmekte olsa mümkün değil. Güvenli istasyonlar kurarak buralardanda indik.

Vadi tabanına yaklaştığımızda gün artık kararmak üzereydi. Dere kenarında ki patikada taze izler gördüğümde biraz olsun rahatladım. Yerde ki ayak izi ilk gün vadi giişinde gördüğüm kadın ayakkabısının iziydi. Ve keçi sürüsü belkide çok yeni geçmiş, taze dışkılarından belliydi…

İlerledik. Uzaktan gelen insan ve keçi sesleri kampımızın yakınlarında olduğunu bildiğimiz ağıl çevresinden geliyordu… Ama onların bize saldırabilecek köpekleride vardı… Yüksek sesle köpeği tutmalarını söyleyerek sesin geldiği yöne ilerledim. Gel sesine rağmen koşmaya başlayan iri köpeği son anda geri çekebildiler ve yanlarına gidebildim. Dilek biraz arkamdaydı ve oda gelerek çobanların kulubesinde kendini yere bıraktı…

Çoban ve ailesine durumu anlatıp bir araç rica ettiğimde orada duran traktör sahibinin burada olmadığını söylediler… Köyden isteyelim demem üzerine; telefonun çeker olduğu bir yerlere onlar giderken, ben çadırı ve kampı toplamak üzere Dilek’i orada bırakıp kararan gecede uzaklaştım…

Komşumuz inek sürüsünün bekçisi olan köpeklerin seslerini ve karanlıkta parlayan gözlerini bir şekilde aşıp kampı topladıktan sonra Dilek’in yanına gitmek üzere toprak gibi olan yola çıktığımda uzaklardan yaklaşan araç sesini duyup bekledim köpek bölgesini yeniden stresle yaşamamak için. Ve gelen traktör ile çobanların ağılına ulaştığımda gece oldukça ilerlemiş 22:00 olmuştu bile…

Ortaya konan yemek çeşidinde aynı tasa biraz kaşık sallayıp ekmek bandıktan sonra gecenin karalığında Deresenek’e doğru yola çıktık. Yol salladıkça ayağını havada tutmaya çalışan Dilek, bu çaba ile biraz olsun acısından uzaklaşmış gibiydi…

Saat 23:30. Artık köydeyiz. En yakın sağlık kurumu olan Çay’a değilde Afyon!a gitmek istiyoruz. Çünkü o saatte hem sağlıklı bir müdahale veya teşhis yapılamayacağı gibi, İstanbul için araç bulamayacağımızı düşünüyoruz… Biraz zor olacağını düşünsekte bizi Afyon’a götürecek bir aracın deposunun gazını en yakın istasyonda fulleyip Afyona ve eğitim araştırma hastenesine ulaşıyoruz… Yapılan tetkik neticesinde sonuç: topukta kırık ve hastaneye yatma, ameliyat ile platin takılması 2-3 gün Afyon’da hastanede kalma… Tedaviye İstanbul’da devam etmek üzere ayağı dize kadar alçıya aldırdıp İstanbul’a bir an önce dönmeye karar veriyoruz… Sonra bir taksi ile otogar, aç karınların doyurulması ve 03:45 otobüsü ile Afyon’dan ayrılarak öğlen saatlerine doğru İstanbul’a dönüş…

Yaşanan olumsuzluk dışında tamamen çok keyif aldığımız bu faaliyette muhtemel yeni bir rota ile Gelincikana zirvesine çıktık. Deresenek kasabasından 1051 mt. irtidan başlayarak yaklaşık 2 km’si araç ile olmak üzere kamp yerine kadar 7.11 km yürüdük. Ve bu esnada 335 mt irtifa aldık…
Zirve için kampı terkettiğimiz noktadan itibaren ise; zirveye gidiş dönüş mesafemiz 8,60 km. Ve kamp yerinden zirveye 1290 mt. irtifa kazandık…

Yüzümüz dağlara dönük olsun…

Cem Ergun