Süphan Dağı ve Van Denizi

26 Ağustos saat 16:00 sıralarında sırt çantamı omuzlayıp karayoluna doğru yollandığımda içimde tarifsiz hisler, bilinmedik yollara, bilinmedik keşiflere doğru bir başlangıcın heyecanı yerleşmişti bile. İstanbul’un esintisini enselerimizde hissederek dört nal şaha kaldırdığımız o atın dur durak bilmeyecek şahlanışlarından birini yaşamak üzere yola çıktığımız da hedef belliydi. Menzil; İvan Sergeyeviç Turgenyev sayfalarından kopup gelmiş gibi hem uzak, hem yüksekti. Belki de o menziller gibi beyaz bir karlar ülkesiydi… Bilinmez.

Atların çektiği yaylı bir arabada olmasak da, minibüsümüzün ön tarafında oturan baba oğul, ellerinde kırbaçlarla bozkırda yaylıyı süren arabacılar olmasa da, biz yolcular hem heyecanlı hem de mutluyduk. Görülmedik bir coğrafyanın, görülmedik heyecanlarına, ömrümüzün şu ana kadar ki en yükseğine tırmanmaya gidiyorduk. Ve o görülmedik dağın eteği, mavi bir denizden gelecek martıyı bekler gibiydi…

Tatvan’a kadar devam eden yolculuğumuzun ilk bölümü yaklaşık 30 saat kadar sürdü. Elazığ-Muş arasında ve yer yer diğer gezintilerimizde de karşılaştığımız gibi yoğun bir yol çalışması vardı. Dağlar yeniden yarılıyor, yeniden yapılıyor geniş geniş yollar. Ve aracımız bu dağlar ülkesinde rampalardan biraz zor çıkınca, ister istemez yol bitmek bilmedi. Menzil yoktu. Yeni atlarda…

İstanbul hareketinden sonra ilk sabahımızı Malatya’da karşıladık. Kayısı ağaçlarının o koyu yeşil yapraklarının arasında ki unutulmuş meyvelerin sarı davetkar görüntüsü bile bir ayrı güzellik sergiliyordu. Kahvaltı yapmak üzere birkaç yere sorduktan sonra uygun tarifi alıp, aracımızı kayısı ürünleri satışı yapan bir dükkanın önüne bıraktık. İçeriden çıkan esmer suratlı, kalın kaşlı iki kişi hızla yanımıza yaklaştı. Biz aracı bıraktığımız için uyarılacağımızı düşünürken o bizi içeri davet etti. Önce cevizli kayısı ile başladı ikram, sonra kayısı sucuğu ve diğerleri… Şaşırdık. Kahvaltı yapmadan doymuştuk bile. Sonra bizi kahvaltı yapabileceğimiz o küçücük salona götürdü. Süt doğaldı. Bal da. Ve yumurtanın sarısı, sarılıktan bağırıyordu adeta…

Elazığ’ı geçtikten sonra arama noktaları, zırhlı araçlar, hakim mevkilere kurulmuş karakollar yoğunlaşmaya başladı. Bütün namlular dağa dönüktü… Ne kadar buralarda devam eden günlük yaşamın bir parçaları olduğunu bilsek de, ister istemez ürperiyor insan…

Ve Bingöl… Birçok Anadolu kasabasından, belki de gelişmiş köyünden pek farkı olmayan bir vilayet… O da Elazığ’dan pek farklı değil. Solhan’da patlayan tekerleğin onarımı, içilen sıcacık çaylar… Yol kıyısı kahvehanede hoş sohbetler…

Yörede askerliğini yapan arkadaşların olması (Hidayet Muş-Vahit Bitlis) sohbetlerin daha keyifli devam etmesini sağlarken, şoförlerimiz Yakup amca ve oğlu Ersin’in iyice gerilmesine neden oluyor. En çokta Selim huzursuz. Rengi bir gidiyor bir geliyor. Her arama noktasında, her namlu gördüğünde yöreyle ilgili kaygılarını mırıldanıp duruyor. “En yakın havaalanından geri dönmezse iyi” diye düşünüyorum.

Yaylının sürücü yerinden kırbacımı ikisi kır, dördü doru ata doğru sallıyorum. Kırbaç, aralarındaki boşluğun üzerinde şakıyarak, elime geri geliyor. Yol belli belirsizliği ile bozkırda uzayıp gidiyor. Günlerdir yağan yağmur, yerdeki kırmızı toprağı koyulaştırmış. Ve tekerlekler atların hızını kesen çamur yüzünden her an biraz daha zor dönüyor gibi. Menzil uzadıkça uzuyor bozkırda. Dönüp bakınıyorum yaylının içine doğru, babam ve oğlum derin bir uykuda uyuyor, sessiz ve huzurlu nefes alışverişleriyle…

Gün; akşamın kollarına doğru devrilirken, Muş’ta yemek molası veriyoruz. Birkaç küçük gezintiden sonra, Şark lokantasında yediğimiz yemeğin ve saç kavurmasının tadının ekip üyelerinin kolay unutamayacağını düşünüyorum. Harikaydı. Fiyatı da öyle…

Muş çıkışında hava kararmaya başlamıştı bile. Gün ışığında geçmek istediğimiz bölgelerde karanlık yavaş değil bütün hızıyla iniyordu. Ve şoförlerimiz suskunluklarında gizlemişlerdi tedirginliklerini… Kim bilir, belki biz de… Gece tedirgin bir karanlığın kollarındaydı, yollarda öyle. Oysa biz gün batmadan önce, Nemrut’un o gizemli kraterinin yanında kamp kurmayı ve geceyi orada geçirmeyi düşünüyorduk. Olmayacaktı. Mümkün görünmüyordu.

Tatvan Bitlis kavşağına geldiğimizde zaman bir hayli ilerlemişti. Bitlisli olan ve tatil için fırsat bu fırsat diyerek eşi ve çocuklarını Bitlis’e getiren Hidayet; kavşakta akrabaları ile buluşarak eşi ve çocuklarını onlara bıraktı. Ve yol Tatvan’a döndü. Araçtaki ve yoldaki aksaklıklar bizim Tatvan’a gün ışığında girmemizi engellemişti. Ve Nemrut’a çıkma olasılığımızı öğrenmek üzere, içimizde “Acaba?” düşüncesi ile Tatvan Jandarma karakoluna yönlendik. Aldığımız yanıt olumsuzdu. Nemrut karanlıkta tehlikeliydi ve her an beklenmedik konuklar ile karşılaşabilirdik. Karanlıkta hepimizin rengi aynıya döndü birden ve sustuk.

Aracı jandarmanın yakın bir noktasına park ederek geceyi burada geçirmeye karar verdik. Ümit Abi ve şoförleri uyku halinde bırakarak ilerleyen saate rağmen Tatvan turuna çıktık. Sonra Hidayet’in bir akrabasına konuk olduk. Bitmeyen bir demlikten bardaklar dolusu çay içip kahkahalarla keyifli bir gece geçirdik. Kendimizi yeniden Tatvan sokaklarına vurduğumuzda gece yarısını çoktan geçmişti. Ve biz sanki Kadıköy sokaklarında ellerimizde şarap şişeleri dolaşıyormuş gibi rahattık.

Sabah kahvaltımız yine düşünebildiğiniz gibi son derece zengin ve güzeldi. Tatvan ve Van denizinin gizemi hedefimizle birleşmişti bile… Bu dağlar dost dağlardı.

Ve Nemrut…

Ahmet Arif’in dizeleri geldi aklıma birden.

Bu dağ Mengene dağıdır
Tanyeri atanda Van’da
Bu dağ Nemrut yavrusudur
Tanyeri atanda Nemruta karşı
Bir yanın çığ tutar, Kafkas ufkudur
Bir yanın seccade Acem mülküdür
Doruklarda buzulların salkımı
Firari güvercinler su başlarında
Ve karaca sürüsü
Keklik takımı…

Aracımız ağır aksak tırmanıyor Nemrut’a. Yer yer volkanik kaya parçaları gözümüze çarpıyor. Ve bir köy çıkıyor karşımıza. İnip sohbet ediyoruz. Suratlarında tedirginlikle yaklaşıyor çocuklar önce. Sonra yanımızdaki şekerden veriyoruz onlara. Seviniyorlar. Fotoğraflarını çekiyorum sırayla. Kimisi uzak durmaya çalışıyor bilinmez bir tedirginlikle…

Devam ediyor aracımız tırmanışa. Yol boyu koyun keçi sürüleri karşılıyor bizi. Bir ağacın bile bulunmadığı bu tepelerde yiyebilecekleri bir otun telaşındalar sanki. Ve çocukların dediği gibi “Van Denizi” aşağıda, uzayıp gidiyor görünmezlikleriyle…
Belalımız Süphan ise bütün heybeti ile bekliyor bizi. Görünüşü bile müthiş. Çabuk gelin der gibi bir top bulut ile bekleyişe geçmiş bile.
Derken Nemrut gölü. Masmavi. Bildiğimiz denizlerin rengi gibi. Ama ürperti veriyor. Biraz sonra kollarına bıraktığımızda soğuk sularına kendimizi, kimse cesaret edip acılamıyor. Sanki görünmez bir anafor ansızın alıp yutacakmış gibi… Sanki krater dünyasının koruyucuları bacağımızdan tutup derinlere alacakmışçasına ürperiyoruz.

Nemrut’ tan iniş yolu olarak Ahlat yönünü tercih ediyoruz. Süphan’ı seyrederek iniyoruz.
Ve bir köy daha… Burada çocuklar kaçmıyor, “hello” diyerek karşılıyorlar bizi. Durup sohbete başlıyoruz köylüler ve çocuklarla. Ayran ve ekmek ikram ediyorlar bize. Su sorunları olduğunu, haftanın belli saatlerinde köye su verildiğini öğreniyoruz. Sorun çözücüyüz gibi dertlerini dinleyip ortak oluyoruz zorluklarına yaşamlarının. Yine şeker veriyoruz çocuklara, seviniyorlar. Ve seve seve yanımdaki balıkçının “deniz gurbetçileri” kitabını da teslim ediyorum bir delikanlıya.

Ayrılıyoruz köyden. Aşağıdaki köyden Ahlat’a giden iki çocuk alıyoruz aracımıza. Onların köyde su sorunu yokmuş. Yemyeşil her yer. Ekilmiş fasulye ve patatesler çarpıyor gözümüze.

Ahlat. Selçuklu beylerinin mezarlıklarını dolaşıyoruz. İki insan boyuna ulaşan mezar taşlarını inceliyoruz bir bir. Ve bir tanesi dikkatimi çekiyor, altıgen bir yıldız işlenmiş üzerine. Müze ise kapalı durumda. Bakan bir türlü gelip açamamış. Bir broşür bile edinemeden devam ediyoruz yolumuza.

Adilcevaz, ceviz memleketi. En güzel cevizlerin yetiştiği bu küçük kasaba, anlatıldığı gibi temiz ve diğer ilçelere göre daha gelişmiş. Tırmanış öncesi son alışverişlerimizi yapıyor ve jandarmaya kimliklerimizin fotokopilerini bırakıyoruz. Bizle ilgili bilgi zaten ulaşmış onlara. Komutan Kışkılı Köyü korucularına haber vereceğini söylüyor. Vedalaşıyoruz. Daha önceden Süphan’da su olmadığı bilgisini aldığımız için adam başı 5 litre su alıyoruz yanımıza. Eksiğimiz yok gibi…

Erciş istikametinde ilerliyor aracımız. Bir yanımızda Van denizi diğer yanımız belalımız Süphan. 30 km kadar sonra Kışkılı Köyü sapağından giriyoruz içeri. Önce Aydınlı Köyü. Yine çocuklar “hello” diye bağırıyor kurumuş sümüklü suratları ile.

Kışkılı Köyü’nde duruyoruz. Çantalarımızı alıyoruz araçtan. Ve sularımızı. Bir taraftan kamp yerine kadar yapacağımız yürüyüş için hazırlığımızı yaparken, Hidayet muhtarla konuşmaya gidiyor. Etrafımız kalabalık. Köylüler, çocuklar, tavuklar, koyunlar, keçiler…

Bir kaç saat sonra karanlık çökecek. Kamp yerine ulaşmak ve bir an önce düzenimizi kurmak için acele ediyoruz. Hidayet geliyor, şoförlerle buluşacağımız tarih ve saati karlaştırıp vedalaşıp, ayrılıyoruz. Yürüdükçe Süphan bize bakıyor biz Süphan’a… Bu telaş içerisinde, kamp yerinde yemeği düşündüğümüz karpuzu bile araçta unutuyoruz.

Tahmini 1.800 metrede olan köyden yukarılara doğru yükümüzle yürüyoruz. Yanımızdaki sular iyice ağırlık yapıyor. Köyden çıkmadan kamp yerine yakın bir noktada su olduğunu öğrenmemiz ise gelecekteki su ihtiyacımızı karşılayabilmemiz açısından sevindirici oluyor.

Yavaş yavaş kararmaya başlayan havadan önce kampımızı kurmaya karar veriyoruz.
Tahmini 2.200 metre yüksekte konaklamak için faaliyete başlıyoruz. Bir taraftan Malatya’dan aldığımız, aracın camının kenarında kuruyup sertleşmiş kayısı sucuklarını kemirirken bir taraftan çadırları kuruyoruz. Önce Metin’in o güzel makarnası, arkasından çay. Hava ise biraz serin olmasına rağmen iyi sayılır. Ama dağ kapalı. Bulutlar dönüp duruyor kovalanırcasına.

Bu arada Hidayet, muhtardan aldığı bilgileri aktarıyor. Çevrede kampçıların çadırlarından bazı eşyaların çalınabildiğini ve onun için nöbetçi bırakmamız gerektiğini söylüyor. Bu düşünce hiçbirimizin hoşuna gitmiyor doğrusu. Hem altıda altı zirve yapmak amacıyla gelmiş olmamız, hem de birisinin hayal kırıklığı yaşayacak olması düşüncesine kimse sıcak bakmıyor. Ve kararımızı veriyoruz, bir sonraki gün kampı olabildiğince yükseğe taşıyarak herkesin zirve yapmasını sağlamak.

Karanlık iyice yayıldı köşe bucağa. Gökte yıldızlar pır pır ediyor. Ve Süphan karanlık görüntüsüne devam ediyor.

Uzun sayılabilecek bir aradan sonra nihayet yüzünü görebildim sevgilimin. Mahzun ve kırıktı. En az benim kadar özlemiş, ama sessiz ve nerelerdesin der gibiydi… Sanki ben de çok özlememişim gibi… Habersizdi. Son karşılaşmamız çok zaman öncesiydi ve taze bir yaz günüydü. Vadiler çiçeğe bezenmiş, doğa yeşilini giymişti.

Uzun bir aradan sonra hasretini nihayet geride bırakarak, kırlaşmış zirveleriyle dağlarıma kavuştum işte. Göz göze gelemesek de uzak bakışlarla anlaşmaya çalıştık bir birimizle. Uzandım dokundum, soğuktu. Başına kar yağmış ve her zamanki soğukluğunu vadilere de indirmişti. Dokundum, sanki eli elimde değil gibiydi… Sessizce uzandım yanına. Sırtı dönük ve küskün gibiydi. Kolumu boynunun altından uzattım, sarıldım, kar kokuları içindeki boynuna uzun ve hasret dolu bir öpücük kondurdum. Özlemişim. Bugün sen uyanmadan başucunda saçlarına daha çok dokunacağım gibi sanki. Sanki öyle bir şey işte…

Aksam erken uyuyunca sabah erken uyanıyoruz. 29 Ağustos… Saat 05.30 gibi Van Gölü’nün ve dağların üzerinden adım adım doğuyor güneş. Ve sanırım bu güzellikte bir doğuma ilk kez tanıklık ediyorum. Alaca karanlıkta bir yerde Artos, açıklarında Ahtamara Adası, uzaklarda kızıllıklar arasında Ağrı Dağı. Gülbahar ile Ahmet’in memleketi. Bir de o taze gelin kızın. Adını anımsamadığım güzeller güzelinin.

Sabah keyfi. Çevreyi gezinme, krater taşlarının incelenmesi, kahvaltı derken çadırları söküp hazırlanıyoruz. Hava açık. Biraz rüzgar var sadece. Hedefimiz ise mümkün olduğu kadar zirveye yakın bir yere çıkıp kampı oraya kurmak ve sonra ki sabah vakti zirveye yürümek. Saat 10.30 gibi yolcu yolunda gerek diyor, başlıyoruz tırmanmaya. Önce beton duvarlarla çevrilmiş su kaynağına uğrayıp sularımızı dolduruyoruz. Sonra ağır aksak karların ilk göründüğü yakınlığa doğru yükseliyoruz. Rüzgar şiddetini artırırken yağmur bulutları dolaşmaya başlıyor. Zirve bir kapanıp bir açılıyor. Derken; önce çiseleyen yağmur doluya dönüyor az sonra. Bir ara boncuk boncuk kar döküyor yollarımıza…

Her adım zor gelmeye başlıyor bir süre sonra. Aramız acılıyor tırmanışçılarla. Bacaklarım benim değil gibi hareket ediyor. Yorgun ve açım. Ama mola vermeksizin atmamız lazım kendimizi bir an önce kamp yerine. Yürüyorum. Yirmi metre kadar ileride bir top çalıyı kendime işaret alıyorum. Yanına ulaşınca soluklanıp iki dinlenip, sonraki nefeslenme noktasını tespit ediyorum.

Kamp noktası olarak düşündüğümüz noktaya aksam 18.00 gibi ulaşabildik. Ve her attığımız adımda yüksekliğin yorgunluğu, nefes alış verişlerimizde ki hızlılık, heyecanımızla birlikte yükseldi. Tahmini 3.750 -3.800 metreler. Çantalarımızı yere bıraktığımızda hepimiz üşüyoruz. Çenelerimiz birbirine vuruyor. Biraz büyükçe olan benim çadırımı çabuk yine kurup atıyoruz kendimizi içeriye. Altı kişi ile bir çadırda. Sıcak bir çorba ve ton balıklı makarnayı nedense yiyemiyoruz bile. Bazı arkadaşlar kayısıyı fazla kaçırmış. Mideleri ve bağırsakları iyi değil. Kalabalık çadırda uyuyamıyoruz. İki kişi çantaları koyduğumuz küçük çadırı boşaltıp oraya atıyor kendini… Ve sabah 05.00 gibi uyanıp zirveye yönelmeyi kararlaştırarak uyku vaziyeti alıyoruz…

Tam gözlerimi kapatıyorum. Bir çınlama kulaklarımın içinden girip, beynimin içerisinde defalarca tur attıktan sonra gözlerimden geri çıkıyor gibi. Gözlerim kapanamıyor. Adı bilinmeyen bir kuş araya giriyor, çığlık çığlığa haykırıyor gecenin içerisinde, susuyorum. Yıldızları çekiyorum üzerime doğru, yağmur esmeye devam ediyor, rüzgar tel tel dökülüyor çadırın üzerine… Uyumuşum.

30 Ağustos 2005. Saat 05.00 kalkıyoruz artık… Oldukça huzursuz uyudum. Sabaha kadar dışarıda bir şeyler dolaştı durdu. Bir ara kafamı dışarı uzatmama rağmen bir şey göremedim. Saat 05.30 hava acık. Göremediğimiz bir noktadan güneş aheste aheste yükseliyor. Ve biz bu büyük gün için harekete hazırız…

Ve başlıyoruz…
Çok dik yükselen o kocaman kaya kütlelerini aşıyoruz. Her an yerinden kopacakmış gibi oynayan kaya parçalarına dikkat etmek gerekiyor. Her adımda içimizdeki heyecan artıyor Ve arkamızda Van gölü bize eşlik ediyor bakışlarıyla.

Saat 07.00 zirvedeyiz. 4.049 metre heyecan veriyor. Soğuk bıçak gibi kesiyor zirvede. Uzaklarda Ağrı başını bulutların arasından çıkarmış bize selam veriyor gibi. Orada ve başka zirvelerde yüreklerin bu saatlerde bir çarptığını bilmek heyecan veriyor doğrusu…

Solda, ilerdeydi Ali Onbaşı.
Kan içindeydi yüzü gözü.
Bir süvari takımı geçti yanından dörtnala.
Kaçanı kovalamıyordu yalnız
Ulaşmak da istiyordu bir yerlere
Ve sadece kahretmiyor
Yaratıyordu da.
Ve kılıçların,
Nalların,
Ellerin
Ve gözlerin pırıltısı
Ardarda çakan aydınlık bir bütündü?

(Nazım Hikmet.. Kuvayı Milliye Destanından)

Sonra zirvede olmamızın gereklerini yere getirdik. Senelerce senelerce evvel buradan bakıldığında bile görünen, kan içerisinde kalmış Anadolu’mun kurtuluş müjdesinin yaşandığı bu günde o inanan insanları bir kez daha andık… “Biz burada zirvedeyiz” dedik İzmir ve İstanbul’da ki arkadaşlarımıza…
O kocaman kaya kütlelerinden kazasız belasız kurtulup kamp yerimize doğru yürürken karşıdan gelen dağcı grubun federasyon rehberi eşliğinde 9 Avusturyalı ve 2 Alman dağcıdan oluştuğunu öğrendik. Kısa bir sohbet ve resimlerle ayrıldık. Kampı topladık hemen. Ve veda ederek zirveyi örten ve üzerimize çöken buluta, aşağılara saldık kendimizi. Menzil erişilmiş, yol kavuşulmuştu. Atların değişim zamanıydı artık.

Kışkılı’ya vardığımızda aracımız gelmişti. Muhtar ise evinde bize harika bir kahvaltı sofrası kurmuştu. Üzerinde bir parmak kaymağı ile yoğurt hepimize iyi geldi. Tabi Bitlis tütününden sarılan sigara da. Yanımızdaki ki bütün yiyeceklerimizi bıraktık, evin yanında dolanan tavuklarla, ahırdaki koyunlarla vedalaştık, ayrıldık.

Aşağıda Van Gölü bizi bekliyordu, attık kendimizi kollarına… Ayların kirini atar gibiydik, sodalı suda pamuk gibi aklanır gibiydik, aklandık. Sonra ver elini Muradiye. Güzel bir aksam yemeği ve şelaleye yöneliş. O geceyi güzel sohbetlerle Muradiye şelalesinin başına kurduğumuz çadırlarda geçirdik. Su sesi ninni gibiydi. Küçük bir rakı şişesinde kaybolduk mu, şişe mi kayboldu anlamadık. Misler gibi uyuduk günün yorgunluğunda.

31 Ağustos… Sabah kahvaltımızı Van’da yaptık. Ve duraksamaksızın gölün öbür yanından gezinmeye devam ettik. Kaçak mazot yüklü tankerler yollarda durdurulmuş, telaş içerisindeler. Gölün canavarı ise kaç günlük uykusundan uyanmamış ki, görünememişti bir türlü, Süphan ise uzaktan veda etmek istemiyor gibiydi, uzaklaştık.

İşte Edremit. Alabildiğine yeşil. Ve Gevaş. Sanki Deli Emin yol kenarında bizi bekliyor gibi. Sol elinde tuttuğu bisikleti, sağ elinde küçük bir el radyosu, yönü dağlara bakar gibi… Geçtik yanından. Ve sanki bir an TUBAA yazısını görür gibi oldum Artos dağında.

Ahtamara Adası karşımızda ve bekleşen motorlardan birine atlıyoruz. Ada da ki kilise tadilatta. Sadece dışından gezinmekle yetiniyoruz. Ve atıyoruz kendimizi yine o berrak göl sularına… Uzakta bir motorda Tamara uzaklaşıyor sanki. Sanki, elim eline ulaşamıyor. Eski bir kitap yere düşüyor, uzaklarda bir martı çığlık çığlığa, motor uzaklaşıyor. Ah Tamara, ah…

Van-Bitlis sınırı. İlk kez durduruluyoruz. Her yer asker, zırhlı araç, makineli tüfek yuvaları. Araç kaydımız yapılıyor, devam ediyoruz…

Bitlis. Bir bakışta görünmese de beş minareyi görüyoruz gibi. Kaleyi, medreseyi, eski medeniyet kalıntılarını. Bitlis’in pis olması dikkatimi çekiyor. Çöp kutusu, konteyneri görünmüyor. Herkes çöpünü binaların altından geçen dereye döküyor. Bu duruma anlam veremiyoruz. Konuştuğumuz insanlar ve zabıta ise engellenemediğini söylüyor. Aksam saat 17.00, artık ayrılıyoruz buralardan.

Yolların giderken bozuk olması bu kez farklı bir güzergaha yönlendiriyor bizi. Açıyoruz haritayı ve çiziyoruz yolları, Muş, Varto, Karlıova, Yedisu üzerinden Erzincan. Muş’tan dönüyoruz Varto’ya doğru. Yolda bir çuval karpuz atıyoruz arabaya. İstanbul’a kadar bitiririz herhalde…

Varto’ya ulaştığımızda hava iyice kararmıştı. Yol tabelası sadece “Erzurum” diyor. Karlıova yönünü soruyoruz gösteriyorlar. Bir süre sonra her yer karanlık. Görünürde köy ışığı yok. Asfalt yol arabamızın tekerleklerinin altında yok artık. Bozuk bir toprak yol sadece. Yer yer dizilen taşlarla kesilmiş yollar. Sık sık rastlıyoruz buna. Ürperiyoruz.. Hala bir ışık yok. Kimse de seste yok. Gözlerimiz yolda, sessiz sessiz gümleyecek bir mayını bekliyoruz sanki. Sanki saatlerdir yolda gibiyiz. Uzaktan görünen bir ışık umudumuz oluyor. Ama yollardaki dizili taşları görünce yine sessiz kalıyoruz. Dizili taşların arasından sadece bir araç geçecek kadar boşluk var. Yani orası da her an kapanmaya hazır gibi. Tam bir kapan içinde gibiyiz.

Nihayet Karlıova. Issız bir benzincide duruyoruz. İçimizde bir rahatlama var. Artık konuşabiliyoruz. Benzinciye Yedisu’ya nasıl gideriz dediğimizde aldığımız yanıtla yine sessizleşiyoruz. O yola girersek sağlıklı olmayacağını ya sabaha kadar yolda jandarmanın bizi bekleteceğini ya da gerillanın eline düşeceğimizi söylüyor. “En iyisi Erzurum üzerinden gidin” tavsiyesinde bulunuyor. Ve kendisi olsa asla o yola bu saatte girmeyeceğini söylüyor. Ve yolu uzatarak Erzurum istikametine dönüyoruz. Gece Erzurum’dan geçiyoruz, sonra Erzincan. Suşehri’nde bir benzincide gece yarısı çaylarımızı yudumluyoruz.

Amasya’ya uğramaya ve kahvaltımızı orada yapmaya karar veriyoruz. Amasya güzelliği ile büyülüyor bizi. Çarşısında dolaşıyor fotoğrafların tadına bırakıyoruz Amasya’yı, körüğünü yeni ateşlemeye çalışan demircileri… Ve yol devam ediyor. Her yer yemyeşil. Her yer buram buram Anadolu. Ve yer yer heyelan bölgelerinden geçiyoruz…

Bolu dağında yenilen yemek. Yaklaşan şehirlerin kalabalık yolları karşılıyor artık. Ve İstanbul… Son menzil. Ama at değiştirmek yok artık yaylı için. İvan Sergeyeviç Turgenyev’de yitiyor birden yanımızdan, yok oluyor. Şehirdeyiz. Bozkır yok, yaylı yok. Kırmızıya çalan ıslak topraklar yok. Şehir hüzün kokuyor, martı çığlık çığlığa bağırıyor artık.

Cem Ergün