“Üşüdü bir rüzgarından bulutun…”

“Seneler, seneler evveldi” miydi? Anımsamıyorum. Tek anımsadığım adının Annabel lee olmadığı ve bir deniz ülkesinde yaşamadığı…

Bozkırın bittiği, o uzanılası zirvenin başladığı yerde, çıplak bir kısrağa binerken hatırlıyorum nedense hep onu. Çıplak, koşumsuz, alnında akıtma olan o kısrağa sıçrayışını. Uçtuğu yer Hozat önü değildi. Uzanılası zirvelere uzanamadığı, değilesi beyazlıklara dokunamadığı, kadrini bilmeyen dost dağların eteği gibiydi. Ve bir sıçrayışta atlamıştı üzerine koşumsuz, yalın bir urganla bağlı atın üzerine. Ve sağ eline doladığı urganı geriye doğru çekerken, içe doğru kıvırdığı ayak bilekleri ile sardığı hayvanın üzerinde yükselip şöyle bir bakmıştı ovaya doğru. Olmayan uzun saçları rüzgarda savrulmuş, sabahın soğuğu sanki bakışlarından korkmuş gibi uzaklaşmıştı. Mevsim baharı çoktan vurmuş, sonu gelmekte sabırsızlanıyordu… Nisanın son günleriydi.

Henüz yeni yeşermeye başlayan otlar saçlarım kadar ancak vardı. Ve “o çocuk ben çocuk memleketimiz bir deniz ülkesi” değildi. Memleketimiz ağaçsız, küllenmiş taşlarıyla kaçamak bakışlar atan, arada bir sancılar yaşayan, terk edilemeyen bir sevda memleketiydi.

Ve ben bu dağ türküsünde, terk edilemeyen dağ hikayeleri arasında kendimi yollara vurmaya, dağların ulaşılamayanlarına doğru yolumu çevirmeye devam ediyorum. Gülbahar ve Ahmet’in o yanık hikayesini Ağrı’nın erişilemez göllerinden günümüze getiriyorum.

Sabahtı. Gözlerim, deniz ülkesine yolculuk eden bir martının heyecanından uzak, sıcak yüreklere göç eden leylekler gibi sabırsızdı. “üşüdü bir rüzgarından bulutun”. “Götürdüler el üstünde” Annabel lee gibi seni, o uzak deniz ülkesinden daha ötelere. Dönülmez yerlere.

Köy çıkışında herkes traktöre binmişti. Bense sıçrayıp koşumsuz “Perçemi mavi boncuklu,
Alnında akıtma / Üç topuğu ak, / Eşkini hovarda, kıvrak, / Doru, seglavi kısrağı”n üzerine şöyle bir bakıp ovaya doğru, sonra başımı kaldırdım beyazlanmış zirvelerin dağlarından esen rüzgarlarına doğru. Ve şaha kaldırıp atımı, üç mermi atımı mesafedeki yaylaya doğru sürdüm kısrağı. Rüzgarın nereden estiğini farkedemedim. Rüzgar üzerine bindiğim, saçlarımda hissettiğim esintiydi. Ve vurdum gözlerimdeki yalnızlığa, uzaklara eriştim…

Yağmur henüz başlamamıştı. Kar, boncuk boncuk dökülmemiş, yukarılarda ki beyazlıklarla birleşmemişti daha. Patika, eriyen karların ıslaklığında, yeşilin doğurganlığındaydı. Ve gökyüzü bulutlarını bir o yana bir öbür yana savuruyordu…

Uzun süren göç konvoyları değildik. Terkimizde atlar ve bilumum yük hayvanları ve yük taşıyan yardımcılarımız yoktu. Renkleri, siyah ve sarı ve beyaz ve bilumum diğer renklerden kimse de yoktu. Her şey omuzlarımızdaydı ve omuz başımız yüklerin altındaydı…

Gün çoktan doğmuştu. Gün çoktan günü anlamlı kılmaya başlamış, bazen yağmur bazen yağmurun donmuşunu döker olmuştu üzerimize. Ve göçerlerin konak arayışı gibi, göçerlerin kışlaktan yazlığa göçeri gibi ulaştığımızda yaylaya, hedefin ilk menzili ulaşılmış gibiydi.

Karşılayıcılar değil karşılayıcı vardı göçerleri. Çift kat çoktan ulaşmış, obasını değil ama çadırını çoktan kurmuştu yeşiller arasına. Ve yorgun ve susuz ve varılamayacak gibi duran menzilleri aşan grup, varılamayacak gibi duran menzile ulaştığında, uzanıp yudum yudum değil yıkanırcasına kendini suyun gözüne bıraktı. Yukarıda dağ, aşağıda suyun gözü, göz değil gözün dağı gibiydi.

Sonra çadırlarını kurdular ve batonlarını uzak bir noktada düşecek yıldırımları bertaraf etmek için çattılar. Yanlarındaki kazmaları dibine terkedip, gökyüzünden tanrıların göndereceklerini karşılamaya bıraktılar.

Kaç çadır kuruldu bilmiyorum. Belki dört, belki de beş. Hepsi kapısını aşağılara doğru açtılar. Hepsi gözlerini gökyüzüne çevirip, gökyüzüne doğru gidecekleri yukarı baktılar. Ve bir yağmur atı dolaştı ortalarında önce, sonra hızlandı, hızlandı rüzgarın gölgelerle dolu tek başınalığında. Yağmur kara, doluya dönüştü ve boncuk boncuk yağdı o yaylanın ortasında bir başına fırtınalar yaşayan çadıra.

Akşamın bir vaktiydi. Gün yeni kayboluyordu o fotoğraf karelerinde ki gibi. Çadırımdan çıkardım başımı dışarı, yönümü yönsüzlüğüme dönüp gökyüzünü içime çektim. Üzerime yağan kar değildi sanki, Sanki karlar saçımda gibiydi…

Uyumuşum. Kara koyunun akları arasında yittiğimi gördüm rüyamda. Rüyam olmayacak gibi gerçekti. Gerçekler rüya gibiydi. Ve dönüp sağ yanıma, dışarıda çadırımı yumruklayan uykusuzluklar gibi derinlere daldım. Daldım bir martının derinlere daldığı gibi. Kanatlarım suya değer, suyun üzerinde uçup gözlerine değer gibi. Uyumuşum. Uyumuşum dışarıdan çadırımı, içerde uykumu döven gecenin kollarında. Sağ yanıma dönmüşken ve sıcaklığın uykumu bölerken.

Sabahtı. Sabaha geliyordu gün. Dışarıda ki kısrak kişnedi, üzerinde olmayan koşumlarını sağa sola savurdu. Gün gecenin kovalamasında, sessizliğine devam ediyordu. Ve birden hareketlendi yaylanın sakin duran tabanı. Sesler birbirine karıştı, tavanda yıldızlar bir yandı bir söndü, başladı günün sancıları. Hep birden terk ettiler konaklarını. Başlarında cılız olmayan bir ışık, ellerinde sert karları aşmak için kullanacakları aletleriyle. Ve her gelen, karanlıkta olsa şöyle bir çevirdi başını yukarı, gözleri görmek istedi, göremeseler de yukarıdakini… Kısrak, yalağın başında bekleyişini sürdürdü, bir iki kişnedi, ön ayakları ile yağmış karları eşeledi, arka ayaklarının üzerine sıçrayıp kalktı, günü haber verir gibiydi. Elimi ağzıma götürdüm, “gül memeler değil domdom kurşunuydu” sanki ağzımda ki… Geceyi içime çektim.

Ne vakit yürümeye başladık anımsıyorum. Bir ipe dizilmiş beyaz patıskanın üzerindeki işlemeler gibiydik. Nefeslerimiz gece ile bir başına değildi. Ve gün uzak zirvelerin üzerinden yavaş yavaş kendini hissettirmeye başlamamıştı bile.

Adımımı attığım yer beyaz ve soğuktu. Ve nicedir hissettiğim soğuk bugün bu gece dağın eteklerine fena inmiş gibiydi. Sarıldım sarmalandığım sıcaklığa, başımı yukarı doğru dönüp yürüdüm, gelenlerin atak seslerinin verdiği tempoda. Yukarı, biraz daha yukarı, biraz sağ yaparak yukarı, döne döne yukarı, yönümüz hep yayladan yukarı. Nedense konuşulmayan bir telsizden uykudaki nefes alış verişlerini duyar gibiyim, gecenin.

Beklenen gün ışıkları nihayet ardımızda bıraktığımız dağların üzerinde görünmeye başlıyor. Önceleri yukarılarda, sonra eteklerine doğru. Ne zaman gün üzerimize geldi anımsamıyorum. Oysa ben hiç gelmeyeceğini düşünmüştüm. Önce başımıza vurdu ısıttı, sonra üşümeye durmuş yüreğimizi. Ve bir keyife büründük birden. Aşağılardan kısrak keyfimize kişnedi, uzaklarda bir kuş güne uyandı, başladı doğanın güne seslenişi.

Bir zaman sonra beyaz yükseklikleri başka beyazlıklar kapladı. Bir duman gibi geldi çöktü, bir duman gibi çöktü kaldı, güneş görünmez oldu. Ve o ipe dizilmiş ekip, beyaz patıskanın üzerinde yapılan geri işleme gibi ağı ağır inişe geçti. Gökyüzünde güneş siste yitmişti, sis hayatın içerisinde engel gibiydi.

Sessizce indiler aşağı. Konakları karlar altında değildi. Çamurlu ve gökyüzü sakin sinsi bir gülümseme içerisindeydi. Yorgun ve açtılar. Gözlerinde uzak yolların yorgunluğu, ulaşılamamışlığın sabırsızlığı vardı. Sessizce toplandılar sonra. İnişleri gibi ve acelesiz. Ve hırssız. Yeniden gelecek gibi, ve ulaşılamayana ulaşılacak gibi.

O at yine kişnedi. Yalağın başında ve dört nala gitmeye hazır gibi…

Cem Ergün