Yanan çadırın hikayesi…

“…yüzüm dağa dönük, dışarıda her an sesini artıran rüzgârın hızında, uyku tulumunun içinde ısınmaya çalışırken, duyduğum sesle yerimden doğruldum. Çadır arkadaşımın da onayladığı ses “yanıyoruz” diye haykırıyordu…“

Sabahın erken saatlerinde indiğimiz oteller bölgesinden, şimdilerde yerinde artık olmayan madenin yakınına kadar telesiyej ile yükselmiştik. Hava o kadar rezildi ki, kış temel eğitimi için dağa gelen kırk kişilik ekip yürüyüş koluna geçtiğinde, önündeki arkadaşını fırtınadan göremiyordu.

Gün dağın ve havanın verdiği ölçüde kısıtlı bir eğitim süreci ile geçti. Yağış zaman zaman ara verse de rüzgârın sesi hiç eksilmedi. Toz kar bir o yana savruldu, bir bu yana… Sabah geldiğimizde kurduğumuz çadırların üzerine kar çökmüş, renkleri seçilmez olmuştu bile.

Havanın kararmaya başlaması ile birlikte iyice düşmeye başlayan ısı, dışarıda durmayı zorlaştırınca herkes çadırlarına çekilmeye başladı. Madenin soğuk duvarlarını tercih eden birkaç arkadaş ise uyku tulumlarını alarak yıkık duvarların arasında kayboldular…

Üşümüştüm. Rüzgâr, kar ve eğitim yormuştu. Ve her zamanki gibi çadırın içi buz gibiydi. Aç olsam da önce biraz ısınmak iyi gelecekti. Çıkardım üzerimdeki dış giysileri ve içliklerimle attım kendimi uyku tulumunun içine. Bir çoraplar kaldı ayağımda.

Sırtım çadır arkadaşıma, yüzüm dağa dönük, dışarıda her an sesini artıran rüzgârın hızında uyku tulumunun içinde ısınmaya çalışırken, duyduğum sesle yerimden doğruldum. Çadır arkadaşımın da onayladığı ses “yanıyoruz” diye haykırıyordu. “Yanıyoruz.”

Sesin geldiği yöndeki kapının fermuarını açan arkadaşım, bütün şaşkın ve telaşı ile “çadır yanıyor” diye haykırdı yüzüme doğru. “Çadır yanıyor, içinde birileri var.” Çadırın içini önce dışarıda şiddetini artıran tipinin sesi, sonra rüzgârın önünde uçuşan yoğun kar taneleri ve yangının kırmızılığı doldurdu. Hızla fırladım yerimden. Uyku tulumunun içinden nasıl çıktığımı anımsamıyorum. Hızla fermuarı açıp kendimi dışarıdaki fırtınanın kollarına bıraktım. Ve elli metre ileride yanmakta olan çadırın yanına doğru koştum. Yanan çadırın varlığından bizden başka kimse haberdar değildi. Ters yönden esen rüzgar, yardım sesini sadece bize ulaştırabilmişti. Çadırın içinden yükselen alevler giriş kapısını da tutuşturmuştu ve içeride nereden nasıl çıkacağını bilmeyen, panik içinde, alevlerin sıcaklığında bağırmaktan başka bir şey yapamayan iki kadın vardı. Önlerinde alev alev bir kamp ocağı, tutuşmuş uyku tulumları ve tulumların uçuşan kaz tüyü dolguları vardı…

Bugün bile nasıl yaptığımı anımsamıyorum. Uzandım ve içeride yanmakta olan, her an patlama riski olan ocağı alıp dışarı fırlattım. Ancak rüzgar ileriye doğru hızla fırlattığım ocağı biraz ilerime düşürdü. Tekrar alıp atmama rağmen yakınıma düşen ocağın patlama riskini ortadan kaldırmak için bir taraftan üzerine kar atarken, yardım çağrıma yetişen diğer arkadaşlarda çadıra müdahale etmeye başladılar. Kısa sürede yangın sönmüştü. Ancak o kadar çok üşümüştüm ki; ne olduğunu nasıl olduğunu sormayı beklemeden yoğun bir titreme nöbeti ile kendimi çadıra zor attım. Kısacası donmuştum soğuktan. Islanan çoraplarımı çıkartıp, ısınabilmek için hemen uyku tulumun içine attım kendimi. Ve birkaç dakika ısınıp kendime geldiğimde kuru çorapları giyinip, üzerime bu kez soğuktan etkilenmeyeceğim kıyafetlerimi giyinip, botlarımı ayağıma geçirdikten sonra dışarı çıktım, olanı biteni öğrenmek için.

Yanan çadırdan yer yer dumanlar çıkmaya devam ediyordu. Ön tarafı, kapı kısmı tamamen yanmıştı ve çadırın içi yanmış uyku tulumundan çıkan kaz tüyleri ile doluydu. İki kadından oluşan çadır sakinleri iyiydi. Herhangi bir yanıkları, yaralanmaları yoktu. İşin ilginç tarafı ise; bütün bu olanlara yardıma gelen diğer arkadaşlarda ateşi söndürdükten sonra çadırlarına çekilmişti ve her şey olup biteli daha 5-10 dakika ancak olmuştu. İki kadın tek başlarına ve yarısı yanmış çadırda ve yine geceyi nasıl geçirecekleri belli olmayan uyku tulumları ile baş başa kalmışlardı…

Akşam yemeğini hazırlamak üzere çadırlarına çekildiklerinde yakmaya çalıştıkları ocağın soğuk hava nedeni ile yanmaması ve biraz zorlanması sonucunda çıkan gazın yakılan çakmak ile tutuşması yangını başlatmış. Daha çok kamplarda kullanılan ve bütan gaz ile dolu olan basit, soğukta zor yanan ocak çadırın içinde yakılmaya çalışınca birden alev almıştı. Ve tek girişli olan çadır kapısı bir anda alevler içinde kalmıştı.

Geceyi yarısı yanmış bir çadır, yarısı yanmış bir uyku tulumu ile geçirmek zorunda kalan arkadaşların barınma ve geceyi geçirebilmeleri için çözümü bulduktan sonra kendimi çadıra attım.

Gergin, soğuk ve derslerle dolu bir geceyi geride bıraktıktan sonra; güneşli bir Uludağ sabahından sonra keyifli bir gün geçirdik. Yüzümüz dağlara dönüktü ve kar artık yağmıyordu…

*** Olay Ocak 2007 tarihinde Uludağ’da yapılan bir eğitime gerçekleşmiştir.

Cem Ergün