Ağrı Dağı, Gülbahar ve Ahmet’in yurdunda…

…“0 gün bugündür, Küp Gölü’nün oralardan geçenler, gölün kıyısına oturmuş, kara, ışık gibi parlak, uzun saçlarını sırtına sermiş, başı iki elleri arasında gözlerini som mavi suya dikmiş Gülbahar’ı görürler. Arada sırada Ahmet gölün sularında Gülbahar’ın gözüne gözükür ve Gülbahar kollarını açıp Ahmet’e yürür, ‘Ahmet, Ahmet!’ diye bağırır. Sesi bütün dağda yankılanır. ‘Ahmet, Ahmet! Sen de benim yerimde olsan benim yaptığımı yapardın. Yeter artık gel Ahmet. Ahmet!’Göl kaynar, Ahmet silinir, Gülbahar silinir ve küçücük bir ak kuş gelip kanadını suyun som mavisine batırır. Ve sonra da bir atın kapkara gölgesi gölün üstünden gelir geçer.” (Yaşar Kemal-Ağrı Dağı Efsanesi)…

Saat 15.30 sıralarında Tendürek geçidinden kıvrılan aracımız gecidin kapısından dalıp, aşağılara süzüldüğünde cok uzaklarda ama bir el uzatımı kadar yakın duran Ağrı Dağı göründüğünde aracın içini bir sessizlik kapladı birden. Sonra fotoğraf makinalarının sesi sessizliğe son verdi ve aracımız uygun bir yerde homurtusunu kesip durduğunda, dağın heybetine; yağmurun toprağa değdiğinde ki o koku içimizi doldurdu.

Sabah, Sabiha Gökçen Havalimanı’nda buluştuğumuzda dilimize doladığımız “Ağrı Dağı’nın eteğinde uçan güvercin olsam” türküsü ile çıkmıştık yola. 10 bin metre yüksekte devam eden yolculuğumuz, Hasan Dağı ve Erciyes’le uzaktan bakışarak devam etmişti. Sonra sakin ve pürüzsüz Van gölü’nün üzerinden süzülerek Van’a iniş ve bir araç ile Doğubeyazıt’a doğru yola çıkış. Herşey daha bu sabah (11 Ağustos) başlamıştı.

Doğubeyazıt’a ulaşana kadar, aracın yönü ne tarafa dönerse dönsün bizim yönümüz Ağrı zirvesine doğruydu. Sürekli çalışan fotoğraf makinaları en iyi görüntüleri bulma telaşındaydı. Aralıklı olarak bizi arayan Hasan Hüseyin’in Doğubeyazıt’ta bizi beklediğini biliyorduk. Altı kişiden oluşan ekibimize, İzmir’den katılacak olan Levent ve İsmail ile otelde bulusacaktık.

Arac otelin önünde durduğunda, Levent ve İsmail’de yeni geliyordu. Ekip tamamlanmış Ağrı’nın nefesi yakından hissedilir olmuştu. Odalarımıza yerleşip, kendimize Doğubeyazıt caddelerine attığımızda dağın gözü üzerimizden ayrılmamıştı bile. Sekiz kişiden oluşan ekibize Hasan Hüseyin ve Yıldırım’ı da dahil ederek akşam yemeğimizi yedik. Sonra alışveriş yaparak otelimize yönelip gelen günün planı üzerine konuştuk.

Sabah erken kalkıp küçük taburelerde ve tam caddenin ortasında kahvaltımızı yaptık. Saat 8’de otelden bizi almaya gelen arac ile önce jandarma komutanlığına bildirimde bulunduk ve Çevirme’ye dağın eteğine doğru ilerlemeye başladık.
Çevirme’ye yaklaştığımızda, çantalarımızı yukarıya taşıyacak olan üç at rüzgar gibi yanımızdan binicileri ile geçerek ilerlemeye başladı. Hemen peşlerinden Çevirme’ye ulaştığımızda atlardan birisini gözüne kestiren Şükran, usta bir binici edası ile üzerine atladığı at ile bir iki tur atarak, yine aynı rahatlık ile yanımaza gelip yere indiğinde, çantalarımızı yükleyip 3200 kampına doğru yükselmeye başladığımızda güneş sıcaklığını artırmış, dağ başına beyaz tacı çoktan eklemişti…

Yaklaştığımız bir yayla bölgesinde yanımıza gelen çocukların ayran önerisini reddetmedik. Çocuklara dağitmak üzere yanina aldığı kalemleri dağıtan Bayram, çocukların sevinç kaynağı oldu.İçilen ayran ve çaylardan sonra biraz dinlenerek yolumuza devam ettik.

3200 Kamp alanı oldukça geniş, ancak dağınık. Kendimize uygun bir cadır yeri seçerek kampımızı kurmadan önce yemyeşil çimlerin üzerine uzanarak yorgunluğumuzu attık önce. Bu kamp yerinde bira, cola gibi birçok içeceği bulmak mümkün. Doğubeyazıt’tan getirilen içecekler burada isteyenlere satılıyor.
Çadırlarımızı kurup yemeklerimizi yedikten sonra yine yönümüzü dağa dönerek uzun uzun 4200 kamp civarını ve zirveyi gözledik. Güneşin batması ile birlikte, soğuyan havaya karşı çaylarımızı yudumlayarak kendimizi uykunun kollarına teslim ettik.

Sabah erken kalktık. Önce kahvaltı, arkasından çadırların ve çantaların toplanması derken; 4200’e doğru yola çıktık. Atlar yine çantalarımız ile yola cıktığında bizde yavaş yavaş yükselmeye başladık.

Her taraf çok kalabalık. Kamp yerleri, kamp yerlerine giden ve gelen yollar. Aklimatizasyon tırmanışı için giden veya dönen gruplar, zirve faaliyetini tamamlamış inenler…

4200 kamp yerine ulastigimizda, kalabalık nedeni ile kamp yeri bulamadık. Zorunlu olarak 4100’de buldugumuz oldukça biçimsiz yerlere çadırlarımızı kurduk.

Biraz dinlenip birşeyler yedikten sonra hem su doldurmak hemde aklimatizasyon için biraz yükselmek üzere gözümüz zirvede tırmanışımıza devam ettik. 4300 metre işaret çubuğunun yanında oturarak uzakları izlemeye başladık. Buzuldan akan şelalenin sesi, eriyen buzul dolayısı ile kopan kayaların görüntüsü, çadırlar bölgesinde ki hareketlilik, iki kamp arası gidip gelenler, dolu veya boş durumdaki atlar… Sularımızı doldurarak cadırlarımıza gittik. Gece başlayacağımız zirve faaliyeti için hazırlıklarımızı gözden geçirerek gelen karanlığın içinde kendimizi tulumun içerisine attık. Ancak bütün gece boyunca artan düşen kayaların çıkardığı ses ve belkide tırmanışın heyecanı uyumamızı engelledi. En azından ben hiç uyuyamadım.

Çalan saatin sesi ile gecenin sessizliğinde, kampta sesler çoğalmaya başlamıştı bile. Bizim dışımızda 4 ekip daha zirveye yürüyecekti. Ve oldukça kalabalık bir tırmanış olacaktı. Kahvaltımızı yapıp yola son hazırlıklarımız ile çıkmaya hazırlandığımızda Şükran kendini iyi hissetmediğini söyledi. Ancak toplanma bölgesinde yine kendini iyi hissetmeyen ve cadırda kalmayı tercih eden Levent hariç yedi kişi ile toplandığımızda; diğer ekiplerin arasında ağır ağır yükselmeye başladık. Gece karanlık ve soğuktu. Rüzgar hızını her adım yükseltişimizde sanki daha bir çok artırıyor gibiydi.

4300 metrelere geldiğimizde, Şükran döneceğini söyledi. Bir süre yanında oturup dinlendikten sonra; o aşağıya, bende yükselmekte olan arkadaşların yanına ulaşmak üzere hareket ettik. Bir süre calan telefonum, kampa ulaştığının haberini veriyordu ve altı kişi kalmıştık.

4700 metrelere ulaştığımızda Siyami ve Pınar önden gitmeye başladılar. Bayram, Mahmut ve ben kendi tempomuzda aralıklı molalar ile yükselmeye devam ettik. İsmail ise çok gerilerde kalmıştı. Son birlikteliğimizde belki ben dönerim dediği için dönmüş olabileceğini düşünüyorduk.
Bir süre sonra karsıdan gelen Siyami, iyi olmadığını ve inişe geçtiğini söyleyerek kampa doğru inişini sürdürdü. Midesinde ne var ne yok çıkartmıştı ve devam etmek riskli olabilirdi. Pınar ise devam etmişti.

Kayalığın bitip buzulun başladığı 5000’lerde biraz dinlenerek kramponlarımızı taktık ve buzula girdik. Zirve karşımızdaydı. Ve zirveye ulaşanlar, zirveyi terkedenler güneşin altındaki karda görünüyordu. Rüzgar şiddetini dahada artırmıştı. Biraz sonra zirveye ulaşıp geri dönen Pınar ile karsılastık. İnişe geçmişti.

Son adımlarımızı atıp zirveye ulaştığımızda sanki herşey bitmişti. Bu onurlu büyük dağın günlerdir içimde taşıdığım stresi, gerginliği, belirsizliği, tedirginliği sevince dönüşmüş ve hepsini esen rüzgarın sesine yüklemiş yok etmiştim sanki.

Sarıldık. Bayram, Mahmut ve ben bir kucak olduk sanki mutluluktan. İşte Ağrı Dağı’nın 5137 metrelik zirvesindeydik.

Aşırı derecedeki rüzgarda fazla beklememek için fotoğraflarımızı çekerek bizde inmeye başladık. Ve biraz sonrada “Solo İsmail” ile karsilaşarak onu zirveye uğurladık.

Gece 02.30 sıralarında başladığımız tırmanışı 07.45’te zirve ile noktalamıştık. Artık hızla inmek ve dinlenmek zamanıydı. 20 dakika kadar kaldığımız zirveden Mahmut ile kampa geldiğimizde saat 10.30’du. Bayram manzaranın keyfini çıkartarak ineceğini söyleyerek geride kalmıştı. Ve inişte uzun uzun verdiğimiz molalara rağmen çok yorgunduk. Kampta kalan arkadaşlarımız inişimizde yaptıkları hazırlıklar ile karşıladılar. Sıcacık bir çay canımıza can katmıştı. Ve tırmanışta yiyeceğimizi tükettiğimiz için kurtlar kdar aç olmamıza rağmen iştahımız yoktu. Ona rağmen birseyler yemeye çalıştık.

Çağrımız üzerine atlar gelmişti. Biraz dinlenerek cadırları toplayıp çantalarımızı hazırladık. Bu arada Bayram ve ismail’de kamp yerine ulaştılar. Ve biraz dinlenmelerinden sonra atlar yüklenerek 3200 e doğru hızla alçalmaya başladık. Yollar yine kalabalıktı.

3200’de aksam kamp kurup, sabah tekrar toplanarak Doğubeyazıt’a inmek yerine; hemen o akşam Doğubeyazıt’a gitmeye karar verdik. Ancak yorgun olan Bayram, Siyami ve Pınar 3200’de konaklamaya karar verdiler. Zaten yollarımız ayrılıyordu. Onlar uçakla dönecek, biz ise uzun bir otobüs yolculuğu ile İstanbul’a dönecektik. İsmail İzmir’e, Levent’se Karadeniz’e giden İzmir ekibine katılmak üzere Rize’ye gidecekti.

Biraz kestirme olan yolları öneren at sürücümüz Hüseyin’in ardı sıra yollara dizildik. Yeryer patilardan, yeryer kayalardan atlayarak çevirmeye doğru inmeye devam ettik. Ağrı arkamızda uzaklaştıkça bizde daha büyüdü sanki…

Bir yayladan geçerken çocuklara vermek üzere hazırladığımız kalan yiyecek ve içeceklerimizi vererek sevindirdik. O arada yanımıza yaklaşan ve pek Türkçe bilmeyen bir kadın önümüze oturup bacağını açarak, bize yaralarını gösterdi. Bizden şifa isterken bir taraftan “grem” demesinden krem istediğini anladık. Bizden şifa bekliyordu ve biz şifa veremiyorduk.

Sonra Çevirme… bekleyen araca çantaların yüklenmesi ve Doğubeyazıt’a varış. Otelde tozdan topraktan arınarak temiz giysiler ile bir lokantanın terasında yenen yemek ve buz gibi bir bira…
Sonra deliksiz bir uyku… Sonra Doğubeyazıt’ın caddesinin ortasında yapılan kahvaltı ve İsmail’i İzmir’e yolcu etme. Ve İshakpaşa Sarayı’na doğru yola çıkış. Bir saate sığıdırılan olağanüstü bir yapıda koşturmacalı bir gezi…

Saat 11:00. aracımız yola çıkıyor artık. Bu coğrafyaya geldiğim için mutluyum. Bu dağa tırmandığım için mutluyum. Bu dağa yine geleceğim için mutluyum…
Yüzümümüz hep dağlara dönük olsun…

Cem Ergün