Ballıkayalar

Mollafenari köyünden baslayan yürüyüşün Ballıkayalarda sona ereceğini söylüyordu rehberimiz. Bense nihayet Ballıkayaları görecek olmanın heyecenına kaptırdım kendimi.

Çok eskilerde bir arkadasımdan, vadinin güzelliğini dinlemiştim. Piknik yapmaya gitmişler ve çok hoşlarına gitmişti. Ve ben yıllar sonra bu merakımı nihayet yenebilecektim.

Yürüyüş güzergahımızda önce yeni doğmuş bir kuzu ile karşılaştık. Ayakta durmaya çalışıyordu daha titreyen bacakları ile. Annesi ise tedirgin bakışları ile bizi izlerken, kuzusunun doğum izlerini temizlemeye çalışıyordu telaşi melemeleri arasında.

Devam eden yürüyüşün en güzel tadı kendimizi kiraz bahçesinde bulduğumuz zamandı. Kiraz, her taraf kırmızı kırmızı kiraz doluydu. Ve “göz hakkı” diyerek biraz tadına baktık doğrusu. Ama çilekler doğanındı. Ve yabani çilek doluydu her yer.

Ağaçların ve çalıların arasından devam eden patikadan çıktığımızda bir akarsu üzerine kurulu ahşap köprü karşıladı önce. Sonra salaş ahşap bir bina ile Ballıkayalar milli parkı.

Suyun akış sesi, bülbülün sesine karışırken doğada, ördekler ve kazlar sakin yüzüşlerini gerçeklestiriyorlardı küçük gölette. Ne yana baksam huzurdu. Şehrin bütün elektiriğini bir anda toprağa boşalttığımı hissettim oracıkta.

Biraz yukarıya doğru vadi boyunca devam ettiğimizde taslardan sekerek, vadinin büyüsüne kapılıp suyun sesinde aktık.

İki tarafta yükselen ve yükseklikleri 50-60 metreye ulaşan kayalardan sarkan insanları biraz geçte olsa farkettiğimde “delirmiş bunlar” dedim kendi kendime. Kedi gibi tırmanıyorlardı düz duvarlara. ve hic bir anlam veremedim.

Aradan yıllar geçti. Şimdi hemen hemen ayda birkaç kez ballıkayalara gidiyor ve o kayalarda tırmanıyorum. Çadırımın içinde uyurken sabaha kadar akan suyun ve bülbüllerin sesi, kekiğin kokusu bir başka güzel geliyor bana.

İstanbul’dan elinizi uzatsanız değeceğiniz bu doğa cennetine geldiğinizde vazgeçemeyeceksiniz bir daha.

O tadı yaşayabilmeniz dileği ile…

Cem Ergün

Share this Post